Psikanaliz Macerası ve Onun Mantığı
PSİKANALİZ MACERASI VE ONUN MANTIĞI
Elisabete Thamer
İstanbul – 8 Şubat 2026
Çev. Ceren Korulsan
EPFCL-Fransa’nın en son gerçekleştirilen Ulusal Psikanaliz Günleri, bildiğiniz gibi, analitik macera ve onun mantığına adanmıştı. Bu tema paradoksal görünebilir, çünkü macera ile, yani bu terimin içerdiği tüm öngörülemeyenler ve tesadüfler ile mantığı bir araya getirir; çünkü mantık maceranın tam tersi gibi anlaşılabilir. Mantık ise düzgün, öngörülebilirdir.
Oysa psikanaliz bize bu deneyimin hem maceraya hem de mantığa ait olduğunu gösterir, çünkü analitik macerada bir mantık vardır. Size bunu nasıl anladığımı, bunların benim açımdan birbiriyle nasıl bağlantılı olduğunu göstermeye çalışacağım.
Tek bir araç: söz
Bir olgudan yola çıkalım: psikanalizin tek bir aracı vardır, o da sözdür. Elbette, analizanın sözleri vardır, ama aynı zamanda analistin yorumları da vardır. Analitik tedavide, analistin sessizliği bile konuşmayı içermektedir. Lacan’ın “Tipik Tedavi Seçenekleri”nde söylediği gibi: “Bu sessizlik konuşmayı içerir, analistin sessizliği hakkında konuşmak için kullanılan “sessiz kalmak” ifadesinde görüldüğü gibi, bu sadece ses çıkarmamak anlamına gelmez, aynı zamanda cevap vermek yerine susmak anlamına da gelir” (Écrits, s. 351).
Böylece, ne yaparsak yapalım ne düşünürsek düşünelim, bunu dil ile ve dil aracılığıyla düşünürüz; dil, ifade edilebilmesi için anlamlı gösteren dizilimini düzenleyen kurallara uymak zorundadır.
Dolayısıyla mantık, dile içkin bir özelliktir ve örneğin dilbilgisi kuralları aracılığıyla mantıksal bir boyut kazandırır. Bu durum, analizanın serbest çağrışım kuralına, yani “akla gelen her şeyi söylemek” kuralına uymakta zorluk çekmesine neden olur, çünkü bu kural, düşünceleri yapılandırılmış bir anlatı halinde düzenlemeye izin vermez.
Freud, bir metapsikoloji makalesi olan “Bilinçdışı”nı yazarken, “çelişki yoksunluğu”nu bilinçdışının temel özelliklerinden biri olarak gösterir. Bu, bilinçdışının ünlü Widerspruchlosigkeit özelliğidir.
Çelişkinin yoksunluğu nedir? Bu, Aristoteles tarafından formüle edilen bir ilkedir, ancak belki de yapısal olan Batı düşüncesinin en temel ilkelerinden biridir. Bu ilke, bir şeyin aynı anda ve aynı açıdan hem var hem de yok olduğunu söyleyemeyeceğimizi belirtir.
Örnek: “Ceren oturuyor ve yürüyor” diyemem. Konuşurken bu ilkeyi göz ardı etmek zor, değil mi? Oysa Freud’a göre bilinçdışı bu ilkeye uymaz. Bilinçdışında bir şey hem kendisi hem de zıttı olabilir. Bunu rüyalarda bunu çok iyi deneyimleriz; rüyada hem oğul hem de baba olabiliriz hem bakabilir hem de bakılabiliriz vb.
Görüyorsunuz ki, en başından itibaren psikanalizin merkezinde mantık yer almıştır. Lacan, psikanalistleri, bilinçdışı çelişkiyi tanımadığından bu konuyu görmezden geldikleri için defalarca eleştirmiştir. İşte tam da bu nedenle bu konuya daha fazla ilgi göstermeliyiz.
Mantık: gerçeğin bilimi
Psikanaliz sürecine içkin mantığı nasıl kavrayabiliriz?
Bunu, analiz sırasında konuşma deneyiminde karşılaşılan çıkmazlar aracılığıyla kavrayabiliriz. Dil, bir sonuca varmaya izin vermez, bir anlam her zaman başka bir anlama gönderir, anlam her zaman başka olası anlamlara açılır.
Bu nedenle Freudcu deneyim – ama aynı zamanda post-Freudcu deneyimler de – bir engelle karşılaştı, yani analizi yalnızca anlam yoluyla ilerletmek mümkün değildi, deşifre etmeyi kullanarak sonlandırmak imkansızdı. Dil, mantıklı olmasına rağmen, sonuca varmayı, öznenin kendi varlığına dair arayışını çözüme ulaştıracak son bir terim sunmayı mümkün kılmaz. Dolayısıyla, anlamın yapısı nedeniyle analiz sonsuzdur.
Lacan’ın mantığın “gerçeğin bilimi” olduğunu iddia etmesine neden olan, dilin bu sınırlarıdır, çünkü mantık bunun imkânsız olduğunu gösterir. İmkânsızlık, Aristotelesçi mantığın modalitelerinden biridir. İmkânsızlık, psikanalizde eylem olarak kanıtlanır.
Buna tekrarlama olgusu da eklemek gerekir. Mesele sadece bu hikâyede son sözü söyleyememek değildir, semptomun da bir kısmı asla ortadan kaldırılamaz. Bu yüzden Lacan, bize bu deneyimi başka bir perspektiften ele almayı önerdi ve bu da analitik maceraya başka bir çıkış yolu sağladı.
Size bu mantıksal boyutu, analitik maceranın merkezinde yer alan semptomdan yola çıkarak göstermeyi öneriyorum.
Semptomla ispat
Her analizin başlangıcında semptom vardır. Semptom, bilinçdışının oluşumlardan biri olsa da diğerleri gibi bir bilinçdışı bir oluşum değildir.
Diğer bilinçdışı oluşumlardan (eksik edimler, rüyalar ve espriler) değişmezliği, süresi ve özellikle de kişinin bunu kendisiyle yaptığı işler arasında bir engel olarak görmesi ile ayrılır. Elbette diğer oluşumlar da can sıkıcı, rahatsız edici ve hatta kaygı verici olabilir, ancak semptomun değişmezliği kadar zorlayıcı değildirler.
Semptom ve onun nedenselliği hakkındaki görüşler, Freud’dan Lacan’a ve hatta Lacan’ın kendi öğretilerinde bile önemli ölçüde değişmiştir. Tüm tarihi geriye dönük olarak ele almayacağım, ancak bu süreçte önemli dönüm noktalarından bahsedeceğim.
Freud, Psikanalize Giriş Derslerinin başında, “Semptomun Oluşum Yolları” (1917) başlıklı bölümde semptomları “kişinin kendisine rağmen ortaya çıkan şikayetçi olduğu ve kendisi için hoşnutsuzluk veya ıstırap ile bağlantılı olan, yaşamın tamamı için zararlı veya en azından yararsız eylemler” olarak tanımlar.
İyi bir doktor olarak Freud, semptomların ortadan kaldırılmasının hastalığın iyileşmesi anlamına gelmediğini belirtir. Ve ekler: “Semptomların ortadan kaldırılmasından sonra hastalıktan geriye kalan tek somut şey, yeni semptomlar oluşturma yeteneğidir. Daha sonra, özetle söylemek gerekirse, nevrotik semptomun, birey için yeni bir libido tatmini (Libidobefriedigung) üreten bir çatışmanın (Erfolg eines Konflikts) sonucu olduğunu belirtir.
Freud’un çalışmaları, semptom kavramının ve onun ele alınışının doğasında var olan karmaşıklığı ortaya koydu, çünkü özne bir yandan semptomu nahoş ve ıstırap verici boyutuyla deneyimlerken, diğer yandan libidinal tatminin yeni bir biçimi oluşturuyordu. Paradoksu (ki bu zaten mantığın bir boyutudur) açıkça görebilirsiniz.
Freud’un görüşlerini bir kenara bırakıp doğrudan Lacan’ın çalışmalarına geçiyorum, çünkü 1970’lerden itibaren ortaya koyduğu görüşler, Freud’un semptomların “kaynağı” olarak adlandırdığı şeyin anlaşılmasını değil, aynı zamanda psikanalizin değiştirebileceğini iddia ettiği şeylere dair kavradıklarımızı da altüst ediyor.
Lacan: metafor olarak semptomdan gereklilik olarak semptoma
Lacan, semptomu başlangıçta metafor olarak, “çift tetikli bir mekanizma” olarak tanımlamıştı. Onun “L’instance de la lettre…” adlı metninden alıntı yapıyorum:
“Cinsel travmanın gizemli anlamı ile mevcut anlam zincirinde onun yerine geçen terim arasından bir kıvılcım geçer ve bu kıvılcım, bilinçli özne için erişilemeyeceği anlamı, etin veya işlevin belirleyici unsur olarak alındığı bir metafor olan semptomda sabitler”.
1950’lerde Lacan, Freud’un semptomu aşırı belirleyici bir unsur olarak ele alışını benimsemişti. Psikozlar üzerine verdiği seminerde, “semptomun var olması için en azından ikilik, yani en azından iki çatışma olması gerekir, biri güncel, diğeri eski” demişti. Gösteren ve gösterilen arasındaki temel ikilik olmadan, psikanalitik determinizm düşünülemez. Eski çatışmayla ilgili materyal, potansiyel gösteren, sanal gösteren olarak bilinçdışında saklanır, mevcut çatışmanın gösterileni olarak kullanılır ve onun dili, yani semptomu olur.”
Metafor kavramı, bastırılmış gösterenlerin gizli, erişilebilir ve deşifre edilebilir olarak kaldığını ima eder. Cinsel travmanın gizemli göstereniyle – burada travmanın gösterenini vurgulamak ilginçtir – onu güncel dil zincirinde ikame eden gösteren arasında, semptomu sabitleyecek bir kıvılcım geçer.
Bu, semptomda ortaya çıkan dil ve beden arasındaki karışıklığı iyi özetliyor.
Gerçeğe doğru
Lacan’ın semptomu metafor olarak ele alan yaklaşımı, 1970’lere kadar merkezi bir yer tutan “dil gibi yapılandırılmış olan bilinçdışı” teziyle uyumluydu. Bu tez terk edilmedi, ancak tamamlandı. Lacan neden bu tezi tamamlama ihtiyacı hissetti? Çünkü bu tez, özellikle analizin hem klinik olarak tatmin edici hem de epistemolojik olarak ikna edici bir sonuca ulaşmasını hedefliyorsak, analizi sonuçlandırmak için gerçek bir anahtar sunmuyordu. Ayrıca, semptomun etiyolojisini, yani nedenini de açıklamıyordu.
Böylece, Lacan’ın semptom kavramı, Lacan’ın dil ile ilgili klinik çıkmazları ve ardından gerçek ile ilgili çıkmazları ele almasıyla birlikte giderek gelişecektir. 1970’lerde, Lacan, metafor olarak semptomdan farklı, başka bir semptom tanımı önerecektir. Bu tanım, sonuç olarak hakikat olarak semptomları, yani fantezi ile ilgili semptomları ifade etmektedir. Hakikat olarak semptom, özel bir semptom türüne sebep olur: öznenin fantezi senaryosuyla ilgili semptomlar.
Oysa Lacan, “Üçüncü” adlı eserinde, semptom olarak adlandırdığı şeyin “gerçekten gelen şey” olduğunu belirtir. Burada söylediği şey bambaşka bir şey. Lacan, gerçekten gelen bu semptomu, “Joyce, yani semptom” adlı metninde, “bedensel olay” olarak tanımlar ve bu olayın jouissance’ı “anlamı dışlayan opak, belirsiz bir jouissance”dir. Bu, bu semptomun Öteki’den gelmediği anlamına gelir ve bu nedenle, analiz sonunda semptomla özdeşleşme, sözde yabancılaştırıcı özdeşleşmeler gibi ödünç alınmış bir özdeşleşme değildir.
Hakikat- semptomlaraki jouissance, fantezi senaryosuyla bağlantılıdır ve fantezi dürtüyle bağlantılı olan jouissance’ı düzenlediği için, bu jouissance bağlantılı bir jouissance’tır. Fanteziyle ilişkili bu jouissance, özneye yabancı olmayan bir jouissance’tır, hatta durum tam tersidir. “Bazen zorunlu, hatta bazen bastırılamaz olabilir, ancak belirsiz değildir.”
Buna karşılık, dili gerçeğe dönüştüren lalangue kavramından gelen semptom-jouissance ise, Colette Soler’e göre, “özneyi bölmekten daha fazlasını yapar, onu kendi başına solucan gibi tahrip eder”.
Travmatik olumsasılıktan gereklililik olarak semptoma geçiş
Lacan, “Semptom Üzerine Cenevre Konferans”ında (1975) çocuğun “dil suyuna” ilk dalışından bahseder. Bu dalış, çocukta bazı kalıntılar, bazı “çöp parçaları” bırakır ve çocuk bunlarla “oynar”. Çocuğun oynadığı bu dil banyosundan kalan kalıntılar sıradan kalıntılar değildir. Bunlar, çocuğun çevresindeki diğer kişilerden (örneğin ebeveynlerinden) duyduğu ses banyosundan kaynaklanır. Tüm bunlar, çocuk konuşmayı öğrenmeden, gramer kurallarına boyun eğmeden, yani anlaşılır dili öğrenmeden önce gerçekleşir.
İkinci aşamada, çocuğun bu dil kalıntıları ile kurduğu eğlenceli ilişki, özellikle küçük öznenin dehşete düşmesine neden olan ilk bedensel jouissance deneyimleriyle karşılaşmasından itibaren başka bir şekilde harekete geçirilecektir: “Tüm bu derinlemesine düşünülmemiş faaliyetlerin ona bıraktığı şey budur – kalıntılar, ki bunlar, vaktinden erken olduğu için, daha sonra onu korkutacak sorunlara eklenecektir.” Lacan, bunun sayesinde “cinsel gerçeklik ile dilin birleşmesini sağlayacağını” ekler.
Böylece, bir yanda dille (veya lalangue) kurulan neşeli bir ilişki, diğer yanda ise çocuk için yabancı bir jouissance ile karşılaşma vardır. Bu, Lacan’ın “dil, ancak cinsel gerçekle bağlantılı olduğu için travmatik olur” tezini iyi bir şekilde örneklemektedir.
İki semptom
Analitik maceranın amacı, bu iki semptomu “ayırt etmek”tir; biri diğerini kanıtlar ve sınırlar. Bu nasıl yapılır?
Analizle, özne Öteki’nden ayrılabilir, ancak kendi jouissance biçimlerinden ayrılamaz. Öteki’nden kaynaklanmayan bu semptom, olumsuzlanamayacak bir jouissance içerir; eksik olan yeri dolduran, yani cinsel ilişki yoktur’u telafi eden bir jouissance’tır.
Böylece, analizde mantığa tamamen uygun bir süreç ortaya çıkar: Macera boyunca, analizan tatmin edici bulduğu bazı sonuçlar elde eder ve rahatlar, bununla birlikte özdeşleşmelerine veya bazı jouissance biçimlerine dair birtakım değişiklikler yapar. Ancak… buna rağmen, bir şey yazılmaya devam eder. Başka bir deyişle, bir şey tekrar tekrar tekrarlanır.
Gereklilik olarak semptom
1960’ların sonlarından 1970’lerin başlarına kadar, dil yapısının çıkmazlarını ortaya koymaya çalışan Lacan, mantığa başvurur ve semptomu mantıksal olarak gerekli olanla ilişkilendirir.
“…Daha da beteri” başlıklı seminerinde Lacan, “gerçeğin mantığın çıkmazlarında kendini gösterdiğini” belirtir. “L’étourdit” başlıklı yazısında ise mantığın analitik söylemin gerçeğe dokunmasına, “onu imkansızla karşılamasına” olanak tanıdığını belirtir.
Aristoteles’in mantık kuralları Lacan tarafından nasıl yeniden ele alındı. Peki bunlar birbirleriyle nasıl ilişkilendirilebilir?
Lacan, “L’étourdit” adlı metninde “talep modaldir, (şartlıdır)” der. Talep, analizanın analiz sırasında söylediği her şeyi özetleyen ifadedir. Lacan, onun sözleri talebidir, der.
Ayrıca, talebin “eşleştirdiğini”, yani “imkansızı olumsal olanla, mümkün olanı gerekli olanla” eşleştirdiğini söylüyor. Başka bir deyişle, Aristoteles’ten farklı bir şekilde bunları birbiriyle ilişkilendiriyor: “Burada, daha önce de belirttiğim gibi, gerekli, olumsal, mümkün ve imkansızın dönüşümlülüğü Aristoteles’in verdiği sırayla değildir; çünkü burada söz konusu olan imkansızdır, yani nihayetinde gerçektir.”
Bu konu, Lacan tarafından daha önce …Ou pire adlı seminerde ele alınmıştı, ancak Encore adlı seminerde zaman ve yazıyı birleştirerek (sona eren ve sona ermeyen; yazılan ve yazılmayan) konuyu ele aldı.
Bu nedenle, Lacan’ın psikanalizde modal mantığın bu yönlerini nasıl yeniden düzenlediğini hatırlatmak isterim:
Gerekli: yazılmaya devam eden (semptom);
İmkansız: yazılmamaya devam eden (cinsel ilişki];
Mümkün: yazılmayı bırakan (terapötik etki/kelimelerin anlamının askıya alınması)
Olumsal: yazılmamayı bırakamayan (önerme/kastrasyon işlevi)
Lacan’ın önerilerinde, “sona ermeyen ” iki öneri vardır: gerekli olan ve imkansız olan; ve “sona eren ” iki öneri vardır: mümkün olan ve olumsal olan. “Yazılabilen” iki öneri vardır: gerekli olan ve mümkün olan; ve “yazılmayan” iki öneri vardır: olumsal olan ve imkansız olan.
Bu uzunlamasına biçimlerin nasıl birbirine bağlandığını incelersek, cinsel ilişkinin imkansızlığının bir analizde nasıl ortaya çıktığını anlayabiliriz. Semptomun sürekli yazılmaya devam eden yönünden yola çıkarsak, analiz sayesinde bir şeyin yazılmayı bırakması mümkün olabilir (kelimelerin anlamının askıya alınması/terapötik etki).
Bu şemanın üst kısmında, talep, gerekli olan ve mümkün olan eşleştirilmiştir. Mümkün olana gelince, ” yazılmasının durması gerekir, bir şeyi kanıtlamak için ise yeniden başlaması durmamalıdır” der. Bu nedenle, mümkün olan, terapötik etkiyi iyi bir şekilde tanımlamayı sağlar: yazılmış olan bir şey yazılmayı bırakır. Lacan, mümkün olanla ilgili olarak şunu da söyler: “şeyin cinsel anlamını yazmayı bırakmak” anlamına gelir.
Lacan’a göre, bu, nihayetinde, her nevrotik için gerekli olan, indirgenemez semptomun varlığını kanıtlamaya için hizmet edecektir; öyle ki bu semptomun çekirdeği “gerçek’ten” gelmektedir.
Sonuç: Analiz gerçekten bir şeyi durdurur, ancak gerekli semptomu ortadan kaldırmayı asla başaramaz; bu semptom, “herkesin men edildiği cinsel ilişkiyi telafi eden” bir jouissance biçimidir.
Ancak bu, maceranın sonunda, elde edilen tüm bilgilerden çıkarılan bir sonuçtur. Analizanın, kendi sonucuna ulaşmak için biraz mantıklı olması gerekir.
İşte analitik deneyimden elde edilen mantıksal işlem budur. Ancak bu, bu deneyimin macerasını ortadan kaldırmaz, çünkü edinilen bilgi önceden hesaplanamaz, bu bilginin etkileri de öyle. Bu bilgiler, güçsüzlüğü imkansızlığa dönüştürerek, libidoyu başka başarılara yöneltir.