Bizi Yönlendiren Bilinçdışı
BİZİ YÖNLENDİREN BİLİNÇDIŞI
Anna Wojakowska-Skiba
Varşova – 23.11.2025*
Çev. Melike Ekizler
Biz bilinçdışı tarafından yönlendiriliriz. Bu ifade, Freud’dan bu yana psikanalizin temel tezidir. Bu ifade hem özgürleştirici hem de rahatsız edicidir. Özgürleştiricidir çünkü eylemlerimiz üzerinde tam kontrolümüz olduğu yanılsamasından bizi kurtarır. Rahatsız edicidir çünkü sorumluluğumuzu ve özerkliğimizi derinden sorgular.
Bu tez neden böylesi bir skandal yarattı? Freud’dan önce, Descartes’la başlayan süreçte bilinç, öznenin egemenliğinin merkezi olarak görülüyordu: Düşünüyorum, öyleyse varım. Rasyonel özne, bilinci ve aklı aracılığıyla kendini yönetir ve hükmederdi. Ardından Freud gelir ve şunu söyler: Bilinçli bir karar ya da açık/net bir düşünce olarak bize görünen her şey, esasında bilinçdışı tarafından belirlenir.
Bu skandal etkisi, üç farklı düzlemde işler. Birincisi, epistemolojik bir skandal. Bilinç artık kendine dair bilginin temeli değildir. Bir engel, bir perde (screen) hâline gelir. Kendinizi gerçekten tanımak için, kendinize dair bildiğinizi sandığınız şeylere güvenemezsiniz. Size rağmen sizden kaçan ve geri dönen şeye kulak vermelisiniz: bastırdığınız şeye.
İkincisi, etik bir skandal. Eğer bilinçdışı tarafından yönlendiriliyorsak, nasıl sorumlu olabiliriz? Freud, insanların yalnızca cehaletten dolayı kötülük yaptığı şeklindeki Platoncu düşünceyi tersine çevirir. Hayır — kötülüğü aktif bir bastırma (active repression) aracılığıyla yaparız. Bilmek istemeyiz. Bu, cehaletten (ignorance) daha kötüdür.
Üçüncüsü, hümanist ideoloji için bir skandal. 18. yüzyıldan itibaren insanlar, insanlığın akıl ve eğitim yoluyla mükemmelleştirilebileceğine inandılar. Freud soğuk duş etkisi yarattı: Nevrozlarınız çocukluktan gelir; travmaların tekrarlarıdır. Bilinçdışı, sürekli geri dönen, ilerlemeyi veya modernleşmeyi reddeden şeydir.
Bu skandal, psikanalitik pratiğin toplumsal algısını kalıcı olarak şekillendirir. Lacan’a göre, psikanalistler bile bilinçdışının asla greve gitmediğini unutmaktan muaf değiller. Lacan, bilinçdışını kapsayabilecek bir bilinç alanının olmadığını belirterek bu skandalı daha da derinleştirdi.
Bilinçdışı Nedir? Freud’a göre bilinçdışı, bilinçli farkındalığımızın dışında kalan bir şey değildir. Kendine özgü mantığı ve nedensel gücü olan psişik bir sistemdir. Günlük Yaşamın Psikopatolojisi‘nde Freud, görünüşte önemsiz fenomenlerin -dil sürçmeleri, unutmalar, sakar eylemler- asla tesadüfi olmadığını gösterir. Bunlar her zaman bilinçle rakip olan bilinçdışı niyetler tarafından motive edilir.
Bunu kanıtlayan üç ana alan vardır: rüyalar, psikonevrotik semptomlar ve aktarım. Bunların hepsi -farklı şekillerde de olsa- bastırılmış arzunun gerçekleşmesidir. Rüya çalışması, yoğunlaştırma (condensation) ve yer değiştirme (displacement) gibi yasalara uyar; bunlar bilinçdışının kullandığı biçimsel işlemlerdir. Semptomlar, bir dürtünün ikame bir tatminini ifade eder. Aktarımda özne, analistle birlikte, daha önceki ilişkilerde başarısızlığa uğramış olan bir şeyi bilinçdışı olarak yeniden canlandırır.
Özne, bu yüzden, kaçırılmış bir karşılaşmanın tekrarı tarafından yönlendirilir. Bu ifade Lacan’a aittir; Lacan bu anlamda “travmatik ebeveyn”den söz eder. Freud, dürtülerden ham biyolojik içgüdüler olarak değil, bedenin taleplerini içimizde formüle etme biçimi olarak bahseder. Lacan, Freud’un Trieb kavramını kökten yeniden işler. Dürtü, bir nesne etrafında dönen ve hedefine hiçbir zaman ulaşmayan bir döngüdür. Tatmin, tam da boşluğun, sonsuza dek kaybolmuş/yitirilmiş nesnenin -Freudyen Şey’in (the Freudian Thing)- etrafında dönerek gerçekleşir. Dört unsurla (itme, amaç, nesne, kaynak) karakterize edilen dürtü her zaman kısmidir (oral, anal, skopik, işitsel).
Dürtü, temelde dile bağlıdır. Lacan şöyle der: “Dürtü, bedende söyleme (saying) gibi bir şeyin var olduğu gerçeğinin yankısıdır.” Erojen bölgeler, bedenin Öteki tarafından işaretlendiği anlamlandırıcı kesiklerin yerleri haline gelir. Dolayısıyla dürtü ilkel bir güç değil, öznenin sembolik düzene girişinin sonucudur; dilin bedeni nasıl bozduğunun, ihtiyacı talebe dönüştürdüğünün ve dürtüyü bir kalıntı olarak bıraktığının kanıtıdır.
Freud ve Bilinçdışı Arzuya Erişimin Sınırları: Freud, ilk çalışmalarında bilinçdışı arzuyu, bilinçdışının oluşumları aracılığıyla doğrudan kavrayabileceğine inanıyordu. Ancak kısa sürede yalnızca Wunsch‘u, yani bir isteği (wish) kavrayabileceğini fark etti. Bilinçdışı arzu, tanımı gereği, kendi kendine dile gelmez ve dil tarafından doğrudan ele geçirilmeye direnir.
Bu durum, Kasabın Karısı’nın rüyasında çok açıktır. Freud, hastasının isteği (wish) konusunda şu çıkarımda bulunur: Kasabın karısı, akşam yemeğini hazırlamakta “başarısız olur”, böylece kocasını elinden alabilecek arkadaşını yemeğe davet etmeyecektir. Peki, tıpkı arkadaşına bir dilim somon vermeyi reddetmesi gibi, her gün yediği bir kaşık havyardan kendisini mahrum bırakmasını nasıl açıklayabiliriz? Lacan buradan, histerik arzunun tatminsiz kalmaya yönelik bir arzu olduğu -kayıp nesneden keyif alındığı- sonucunu çıkartır.
Lacancı Devrim: Bilinçdışı Bir Dil Gibi Yapılanmıştır. Lacan, Freud’un bilinçdışı tarafından yönlendirildiğimiz tezini alır ve onu kökten değiştirir. Özne’yi yönlendiren şey, dilin yapısıdır. Daha doğrusu: gösteren (signifier) ve dilin imkânsızlıkları; buna cinsel ilişkinin yazılmasına dair temel imkânsızlık da dahildir. Lacan’ın meşhur “Bilinçdışı bir dil gibi yapılandırılmıştır.” sözü, bilinçdışının dil ile aynı mekanizmalarla çalıştığını gösterir: metafor ve metonimi. Freud bunları daha önce farklı isimler altında keşfetmişti: yoğunlaştırma ve yer değiştirme.
Lacan’ın tanımında özne, dilin bir etkisidir — bir gösteren, özneyi başka bir gösteren için temsil eder. Öteki’nin gösterenleri — ana dil, kültür, aile soyu — özneyi daha doğmadan önce belirler. Lacancı özne asla tutarlı bir ego değildir. Bunun yerine, her biri gösterenler tarafından belirlenen bir dizi özne konumudur. Lacan, parlêtre — “konuşan-varlık” — neolojizmini, öznenin kendisinden önce gelen gösterenler tarafından yönlendirildiğini ve bedeninin jouissance’ı nasıl deneyimlediğinin bu gösterenler tarafından şekillendirildiğini tanımlamak için icat eder.
Freud’un en çarpıcı örneği, ünlü Fare Adam vakasında geçen rat (sıçan) -Almanca‘da Ratte– gösterenidir. Freud, bu tek gösterenin hastanın nevrozunun tüm önemli senaryolarında tekrar tekrar ortaya çıktığını gösterir: zengin veya fakir bir kadınla evlenme meselesi (heiraten), kumar borcunun ödenmesi (Spielratte), zalim kaptan ve farelerle (rats) ilgili işkence. Bir gösteren, hastanın psişik yaşamının tüm dokusunu bir araya getirir.
Lacan, Freud’un “bilinçdışının oluşumları” kavramını -sürçmeler, rüyalar, sakar eylemler, semptomlar, espriler- alır fakat yeniden formüle eder. Lacan’a göre bunlar, gösterenin ortaya çıktığı biçimlerdir; dilin yapısının bilinçli niyetlerimize rağmen, hatta bilinçli niyetlerimiz aracılığıyla kendini gösterdiği yollardır. Bir sürçme meydana geldiğinde, bilinçli niyetten farklı bir mantığa göre, dilin kendisi farklı konuşur. Bilinçdışının oluşumları, özneye rağmen konuşur.
Daha önce de gördüğümüz gibi, Lacan, öznenin Öteki ile kaçırılan bir karşılaşmanın tekrarı tarafından yönlendirildiğini savunur. Lacancı özne, o karşılaşmada gerçekleşememiş olan şeyin peşindedir — en başta ebeveynlerle olan karşılaşmada. Lacancı bilinçdışı, dilin ilksel Yasası olmadan düşünülemez. Bu Yasa, mümkün olan ile imkânsız olanı, isim (name) ile arzuyu (desire) ifade eden şeydir. Özne, bu Yasa tarafından temsil edilen sembolik düzen tarafından yönlendirilir. Freud’da bu, imkânsız ya da yasak olan ensest ilişkiydi; Lacan’da ise mesele bizzat dilin imkânsızlıklarıdır.
Psikoz, öğretici bir karşıt örnek sunar. Psikozda özne, simgesel düzenin bir kısmına erişemez; çünkü ana bir gösteren dışlanmıştır (foreclosed). Özne yine de yönlendiriliyordu — fakat bu kez simgesel yapılandırmanın dışındaki güçler tarafından. Bu, bilinçdışı tarafından yönlendirilmenin belirli bir yapıyı (structure) varsaydığını gösterir.
Özne analize geldiğinde, semptomları tarafından yönlendirilmiş olarak gelir. Semptomlar mevcut ve canlıdır. Öznenin hayatını, sonsuza dek tekrar eden bir bilmece gibi yönlendirir. Özne analize geldiğinde, analistin kendi bilinçdışı hakkında bir şeyler bildiğini varsayar. Bu varsayım üretkendir; konuşmanın gelişmesini sağlayan aktarımı kurar.
Başlangıçta özne, semptomlarının kendisinin dışından geldiğini hisseder — sanki Öteki ona zarar vermek, yaşamını engellemek, hatta ona zulmetmek istiyormuş gibi. Başarılı bir analiz, bu algının değişmesini sağlar: mesele Öteki değildir — öznenin kendisidir. Psikoterapinin aksine, psikanaliz semptomun bilinçdışı boyutunu ve öznenin fantazisinin kurulmasını mümkün kılan unsurları ortaya çıkarmak için dinler. Psikanaliz, kişiyi analize götüren ilk semptomlar ile öznenin yalnızca analitik deneyim yoluyla ortaya çıkan temel semptomu arasında ayrım yapar.
Semptomu tanımlamak, analiste tanı koyma imkânı verir; çünkü semptom belirli bir psişik yapıya aittir. Böylece, fobinin (belirli bir nesne veya durum tarafından tetiklenen kaygı) veya obsesif nevrozun (ritüeller, zorlantılı düşünceler) tanınabilir, karakteristik belirtilerine sahip oluruz. Psikanalizi, psikoloji ya da psikiyatrideki tanıdan ayıran şey, psikanalizin öznenin Öteki’yle kurduğu ilişkiyi dikkate almasıdır. Tanı, öznenin yapısına odaklanır ve aktarım içinde tanımlanır. Aktarım, bilinçdışının psişik gerçekliğinin sahnelenmesidir. Analist, öznenin bilinçdışı, dil ve jouissance ile ilişkisi içinde nasıl kurulduğuyla ilgilenir.
Freud’a göre nevrotik semptom, bilinçdışı bir senaryo etrafında örgütlenir — derin yapısını ve gizil (latent) anlamını sağlayan bir fantazi etrafında. Semptom, bir fantezide kök salmış bastırılmış bir arzu ile kabul edilemez arzuyu engellemek için savunmacı bir şekilde hareket eden ego arasında istikrarsız bir uzlaşma oluşumudur. Kabul edilemezdir, çünkü cinsel ya da saldırgan bir şeye bağlıdır — ve her zaman çok küçük bir çocuğun dünyasıyla orantılıdır: anne ya da babanın ayrıcalıklı hazinesi olma ya da bir rakip olan kardeşini ortadan kaldırma, ona zarar verme isteği gibi.
Lacan başlangıçta semptomu bir metafor olarak, daha sonra ise Gerçek’e ait bir şey olarak ele aldı. Bu, önemli bir kavramsal değişimdir. Metaforik semptom, “bilinçdışı bir dil gibi yapılanmıştır” fikrine dayanır. Lacan, söz sanatlarının— metafor ve metoniminin — bilinçdışının işleyiş mekanizmalarıyla, dolayısıyla semptomlar ve arzuya da karşılık geldiğini gösterir. Bu, semptomun neden yorum gerektirdiğini açıklar: Deşifre edilmelidir, çünkü her zaman ilk bakıştaki görünümünden farklı bir anlam taşır. Semptomun bu değişken, akışkan anlamı, fantezinin sabit doğasıyla zıtlık gösterir.
Daha sonra Lacan, semptomu bir jouissance, yani bilinçdışının harfinde (letter of the unconscious) —maddi ve literal anlamda— yazılıp sabitlenen bir keyif parçası olarak görmeye başlar. Rat Man vakasındaki “rat” göstereni bunu kusursuz biçimde örnekler. Hasta, dilin Öteki’sinden gelen bu gösterene tabi olur. Freud’un yorumlama çalışmasından sonra, bu hastanın anal erotizmden keyif alma biçimine bağlı bir temel unsur kalmıştır.
Bu Kavramsal Değişim Neden? Bu sonraki detaylandırma- semptomun harfi- bir anlam üretmez. Tanımı gereği yeni bir anlam yaratan metaforun aksine, bu harf yeni bir şey yaratmaz. Tedavinin belirli noktalarında çözümleme gerekli olsa da, semptomun gerçeğine dokunamaz. Eğer analiz yalnızca semptomun anlamını açıklamaya odaklansaydı, onu azaltmak yerine yalnızca güçlendirmiş ya da başka bir yere kaydırmış olurdu — azaltmazdı.
Lacan bu nedenle semptomu jouissance’ın bir “fixion“u olarak yeniden tanımlar -hem sabitlenmenin (fixation) hem de kurgunun (fiction) bir yoğunlaştırılması. Böylece simgesel, dilsel yapıdaki bilinçdışından kökten farklı olan yeni bir kayıt ortaya koyar: gerçek bilinçdışı (the real unconscious). Gerçek bilinçdışı öznesi olmayan bir bilgidir — temsilden aracılığı olmaksızın bedene yazılmış bir bilgi. Bu bilinçdışının unsurları, (simgesel bilinçdışındaki gösterenlerin yaptığı gibi) özneyi temsil etmez; doğrudan doğruya öznenin bedensel jouissance’ını — yani onun kendine özgü keyif alma biçimini — belirler.
Bu gerçek kayıtta, semptom heterodoks hale gelir, öznenin biyografik hakikatine ve aile anlatısına yabancılaşır. Gerçek semptomun gizli bir anlamı yoktur; opaktır, indirgenemezdir ve kendi kendine yeterlidir. Bunu Freud’un başka bir örneğiyle açıklayalım: “Burnun üzerindeki “parıltı/ışıldamaya” yönelik (Almanca’da Glanz auf der Nase) fetişi olan iki dil bilen bir adam. Freud bu ifadeyi bir kelime oyunuyla yorumlamıştır — “at a glance” — skopik dürtünün ve bakış sorununun bastırılması. Ama Lacan, yorumun semptom düzeyine değil, fantezi düzeyine ait olduğunu ısrarla vurgular.
Fantezi, bilinçdışı arzunun bizi nasıl yönlendirdiğini anlamamıza yardımcı olan temel kavramdır. Fantezi, bilinçdışı arzuya yaklaşmamızı sağlayan şeydir — onun dayanağı, sahnelenişi, senaryosudur. Fantezi, öznenin gerçekliğine yapı kazandırır. Özne dünyayı fantezi aracılığıyla algılar ve deneyimini bu yolla düzenler. Semptomların aksine — ki özne bunların kendisine Öteki’den geldiğini hisseder — özne fantezilerini gerçekten kendisine ait olarak deneyimler.
Freud bunu Fare Adam vakasında, öznenin en mahrem ve itiraf edilemez fantezisi olan “fare işkencesi” ile çok açık bir şekilde anlatır. Bu fantezi, utanç ve suçluluk duygusuyla birlikte karanlık bir haz sunar. Ne kadar sorunlu olsa da, özne bundan kolay kolay vazgeçmez. Fantezinin paradigmatik Freudyen örneği şu cümledir: “Bir çocuk dövülüyor.” Bu fantezi, fantezinin Oidipal çatışmadan kaynaklanan ve bastırma tarafından dönüştürülen örgütlü bir psişik oluşum olduğunu gösterir. Freud, bu fantezinin gerçek bir çocukluk deneyimi olan bedensel cezadan bağımsız olarak geliştiğinde ısrar eder. Kaynağı, gerçek disiplin/terbiye uygulamaları değil; içgüdüsel yaşamın dinamikleri ve Oidipal çatışmanın yapısıdır.
Fantezi üç aşamada gelişir:
Aşama: Çocuk, babanın başka bir çocuğu — genellikle bir rakibi — dövdüğünü hayal eder. Bu aşamada henüz sadizm ya da mazoşizm yoktur. Bu sahne, babanın çocuğa duyduğu özel/ayrıcalıklı sevgiyi doğrulayarak Oidipal kıskançlığı tatmin eder.
Aşama (tamamen bilinçdışı): Yalnızca analizde ortaya çıkar. Fantezi “baba beni dövüyor” hâline dönüşür. Bastırılmış Oidipal arzu cezaya dönüştürülür; sadizm egoya geri döner. Bu, mazoşizmin çekirdeğidir.
Aşama: Artık bilinçli ya da kolayca erişilebilir hâle gelir: “Çocuklar dövülüyor ve ben izliyorum.” Özne sahneden geri çekilir; dövülen çocuklar ikame hâline gelir. Doyumun kökeni ise yine mazoşisttir.
Analizde bu aşamalar, gelişimsel sıralarının tersine doğru ortaya çıkar. Hasta önce üçüncü aşamayı getirir — çoğu zaman tanıdığı tek aşama budur. Birinci aşama daha sonra bir anı veya yeniden inşa olarak ortaya çıkar. En derin bastırılmış olan ikinci aşama asla doğrudan ortaya çıkmaz; analist tarafından yeniden inşa edilmesi gerekir. Oysa fantezinin işlevini, Oidipal arzuyla ve suçlulukla bağlantısını ve mazoşizmin oluşumundaki rolünü en iyi açığa vuran, gizli kalmış ikinci aşamadır.
Lacan, Freud’un örneğini, fantezinin her şeyden önce öznenin Öteki’yle kurduğu ilişki içindeki yerini düzenleyen bir dilsel yapı olduğunu göstermek için kullanır. Öznelerin fantezilerini ifade etmekte yaşadıkları güçlük, onun Öteki’yle ve sözle olan bağlantısını ortaya koyar.
Lacan, üç aşamayı üç ayrı ilişkisel yapı olarak yorumlar:
Aşama: “Baba, nefret ettiğim çocuğu dövüyor” — üçlü bir yapı: baba, rakip, özne. Ceza, öznenin ayrıcalıklı konumunu doğrulayan sembolik bir mesaj işlevi görür.
Aşama: “Baba beni dövüyor” — ikili bir yapı, en ikircikli an. Öteki ile ilişki erotik tonlar kazanır.
Aşama: “Bir çocuk dövülüyor ve ben izliyorum” — failin kişiliksizleştiği bir yapı. Baba ortadan kaybolur, çocuklar çoğalır ve özne saf bir bakış haline gelir. Lacan burada sapkın yapının modelini görür.
“Bir çocuk dövülüyor” fantezisi, başlangıçta ilişkisel olan sembolik bir sahnenin giderek ayrışarak sonunda yalnızca bir imgeye indirgenmiş hâle nasıl geldiğini gösterir. Lacan, önemli bir teorik değişim önerir: “fantezi matemi” (matheme of fantasy) olarak adlandırdığı şeyde ifade edilen fantezinin yapısı:
$ = bölünmüş özne
$\diamond$ = ilişki (“nokta”, menteşe)
a = a nesnesi
Bu matem, öznenin nesneyle kurduğu ilişkide bölünmüş oluşunu ifade eder. Fantezi, öznenin kendisine Öteki’nin arzusu içinde atfettiği yeri tanımlar. Bu yapı analizde açık hâle getirilmelidir ki özne sonunda onu katedebilsin; bu da analizin sonundaki temel işlemdir. Fantezi cümlesi — Lacan’ın “aksiyom” adını verdiği şey — başka hiçbir şeyden türetilemeyen, birincil ve kanıtlanamaz bir önermedir. Neden “aksiyom”? Çünkü fantezinin anlamının temel özelliği, onun sabit ve değişmez bir anlam taşımasıdır. Böylece fantezi, öznenin libidinal ekonomisinin onun etrafında örgütlendiği sabit bir nokta olarak, bir jouissance sabiti gibi işlev görür. Fantezinin ürettiği jouissance, Lacan’ın “haz alınan anlam” (sens-joui) dediği şeydir.
Lacan, fanteziyi özne için gerçek olarak nitelendirir. Sabit anlamıyla fantezi, yorumlanacak bir şey değildir. Elbette analistler, temel fanteziyi inşa etmek için öznenin fantezilerini yorumlamak zorundadır; ancak bir kez inşa edilip ortaya çıkarıldığında, temel fantezinin (ve yalnızca bir tane vardır) arkasında gizli bir anlam kalmaz. Anlamı eksiksiz ve kesindir. Fantezinin sabitliği ile semptomun hareketliliği arasındaki bu karşıtlık, onların analitik süreçteki farklı rollerini anlamak için önemlidir. Fantezi herhangi bir klinik yapıya bağlı değildir. Nevrotik fanteziyi ödünç alır -bilinçdışında yaşayan sapkın yapıyı. Başka bir deyişle: Nevrotik, sapkının yaptığını hayal eder.
Aksiyom -fantezi cümlesi- bölünmüş öznenin tarafına aittir. Ve bu özneye bağlanan nesne a, onları büyüleyen, çeken, yakalayan nesnedir. Nesne a, Lacan’ın kendi sözleriyle, onun tek gerçek icadıdır. Bu paradoksal nesne, Kant’ın kategorilerinin uygulanabileceği dünyasal bir nesne değildir. Nesne a, öznenin kurucu eksikliğini — dilin yol açtığı ilk kaybı — simgeler; arzu bu eksiklik etrafında şekillenir. Bu eksik nesne, Lacan’ın arzunun nesne nedeni (object-cause of desire) adını verdiği şeydir. Ama bu, insanların gündelik hayatta peşinden koştukları somut nesnelerle — Lacan’ın “artı-jouissance nesneleri” (plus-de-jouir) dediği şeylerle — nasıl ilişkilidir?
Lacan, nesne a’nın iki tarafı olduğunu açıklar: eksiklik tarafı ve arzu’nun hedeflediği jouissance tarafı. Freudyen “bir çocuk dövülüyor” fantezisine tekrar bakarsak, nesne a‘nın açıkça dövülen çocuk olduğunu düşünebiliriz. Ama hayır. Lacancı analiz, nesne a‘nın fantezi sahnesinin etrafında dönen ve onu düzenleyen şey olduğunu gösterir -bakış nesnesi, görülmeden gören göz. Bu nesne, kayıp nesneyi örten epizodik maddeler dizisine aittir: meme, dışkı, bakış ve ses. Fantezi bizi yönlendirir çünkü bizi özne olarak kurar. Lacan’a göre fantezi olmadan arzulayamayız. Aynı fantezi sahnesini, içindeki geçici jouissance’ı yeniden yakalamaya çalışarak, defalarca tekrar ederiz. Bu, insanların neden aynı ilişkilere, aynı tip partnere, aynı senaryoya geri döndüklerini açıklar. Onları -kendilerine işkence etse bile- oluşturan bilinçdışı fantezi tarafından yönlendirilirler.
Psikanalizin amacı bu fanteziyi inşa etmek ve sonra onu kat etmektir. Peki fanteziyi kat etmek ne anlama gelir ve eğer fantezi arzuyu destekliyorsa neden bunu yaparız? Sorun şudur: Fantezi özneyi “çift” yanılsamasına hapseder — öznenin fantezi nesnesi tarafından tamamlanabileceği yanılsamasına. “Bir çocuk dövülüyor” fantezisinde yapı ilişkiseldir (biri diğerine eylem uygular). Ancak öznenin doyumu daha derin bir yanılsamaya dayanır: “iki” yanılsamasına — oysa gerçekte yalnızca bir tane vardır: bölünmüş özne. Bu yanılsama, başarısızlığa ve tatminsizliğe yol açar. Günlük ilişkilerin tümü aynı yapı tarafından damgalanmış olarak kalır: asla tam olarak öyle değildir. Özne, cinsel ilişkinin yokluğuyla — yani cinsiyetler arasında önceden kurulmuş, uyumlu bir ilişkinin yapısal imkânsızlığıyla — yüzleşir ve bu imkânsızlık nedeniyle acı çeker.
Büyük bir soru ortaya çıkar — analitik alanda çokça tartışılan bir soru: Semptomun anlaşılmaz jouissance’ı ile fantezinin anlamlandırılan-jouissance’ı arasındaki olası bağlantı nedir? Freud, fantezi ile semptom arasında doğrudan, yapısal bir nedensel ilişki olduğunu varsayar. Fantezi, semptomun biçimini ve içeriğini belirleyen matristir. Dolayısıyla, semptomu yorumlamak, onun ardındaki fanteziyi yeniden inşa etmeyi gerektirir. Lacan, semptomu gerçek olarak yeniden tanımlayarak bu sürekliliği bozar. Fantezi özneye aittir, anlam verir, arzuyu destekler. Gerçek semptom, jouissance üretirken bile anlam boyutundan kaçar. Bu teorik değişim, fantezi ile semptom arasında bir ayrışma yaratır. Bu da analizin sonunu nasıl düşündüğümüz ve bir semptomda neyin değiştirilebilir ya da değiştirilemez olduğu konusunda önemli sonuçlara yol açar.
Temel nokta şudur: Bir semptom, fanteziye hiç dokunulmadan — ilaç, bilişsel terapi, dikkat dağıtma, telkin yoluyla — doğrudan ortadan kaldırılabilir. Ama sonra iki şey olabilir: Semptom geri döner — çünkü fantezi kat edilmemiştir. Ya da başka bir semptom ortaya çıkar — çünkü jouissance bir yerden çıkmak zorundadır. Klasik bir örnek: örümcek fobisinden kurtulan biri asansör fobisi geliştirir. Fobi değişir, ancak altta yatan fantazmatik yapı kalır — kaçınılmaz ve kontrol edilemez bir şeyin karşısında duyulan kaygı.
Psikanalizin mantığı bu dinamiği anlamamıza yardımcı olur; analitik sürecin temel aşamaları şunlardır:
Analizin başlangıcında — Farkında olmadan, semptomlarımızı ve dünyayla ilişkimizi yapılandıran bir bilinçdışı fantezi tarafından yönlendiriliriz.
Analitik çalışma boyunca — Bu fantezi görünür hâle gelir. Aksiyomunu, sabitliğini, bir jouissance sabiti olarak işlevini keşfederiz.
Fantezinin kat edilmesiyle — Fantezi yok olmaz ama sarsılır. O olası tamamlanma garantisi çöker. Özne, kendi özdeşliğini nesne a ile — eksiklikle — ilişkilendirerek tanır.
Analizin sonunda — Fantezi tarafından yönlendirilmeye devam ederiz (ki bu devam eder, arzuyu destekler, yapı sağlar) ve gerçek semptomumuz da sürer (indirgenemez, opak, anlamın ötesinde).
Yeniden kazanılan sorumluluk — Her özne, kendisini yönlendiren şeyle başa çıkmanın kendine özgü yolunu bulmalıdır.
Fanteziyi katetmek, kendi varlığını nesne, yani eksiklik olarak tanıması anlamına gelir. Fantezinin bizi inandırdığı tamlık/eksiksizlik yanılsamasından vazgeçmek anlamına gelir. Fantezi, katedildiği yol boyunca varlığını sürdürür; buharlaşmaz. Ancak katetme, öznenin Öteki ile ilişkisinde bir şeyi değiştirir. Özneyi, bir zamanlar arzusunu örgütleyen yanılsamadan arındırır. Tedavideki bu belirleyici andan sonra, deneyimle ortaya çıkan temel semptom varlığını sürdürür. Bu artık-semptom, indirgenemez ve opaktır; özneye kendi kalıcı ve yapısal bölünmüşlüğünü hatırlatır.
Şunu sorabilirsiniz: Eğer fantezi değiştirilemiyorsa, analitik işlem gerçekten neyle ilgilidir? Lacan’ın yanıtı nettir: Analizin amacı, nesne a’nın dışsallaştırılmasıdır — “nesne a’yı dışarıya koyma olanağına açık bir kenar yaratmak.” “Bir çocuk dövülüyor” fantezisinde dışsallaştırılması gereken şey bakış-nesnesidir; fantezi sahnesinden çıkarılması gereken odur ki sahne sonunda titreyip çözülmeye başlasın ve üzerindeki etkisini kaybetsin.
Fantezinin katedilmesi, analizin sonunu işaret eder. Bu, öznenin kendisini Öteki’nin arzusunun nesne-nedeni (object-cause of the Other’s desire) olarak — dilde tam olarak formüle edilemeyen, anlamlandırma işlemlerinin geriye bıraktığı gerçek artık olarak — üstlenmesinden ibarettir. Öznenin, kendi varlığını kuran eksikliği yakaladığı bu an, öznel yoksunluk anıdır — imgesel ve simgesel özdeşleşmelerin çöküşüdür. Fantezide çöken şey, öznenin bir zamanlar sahip olduğu güvencedir; arzulanan nesneyle tamamlayıcı bir ilişkinin mümkün olduğuna dair inançtır. Sonuç olarak, başarılı bir analizin sonunda fantezi ortadan kaybolmaz. Varlığını sürdürür; ancak özne artık ona aynı şekilde inanmaz.
Bu katetme sayesinde özne, dilin yapısından kaynaklanan üç imkânsızlık hakkında bilgi edinir:
bütün/tam bir anlam yoktur,
nihai bir anlam yoktur,
cinsel ilişki yoktur.
Bu bilgi, semptomatik acının azalmasıyla el ele gider — ama iki şeyi olduğu gibi bırakır:
nesne tarafından bölünmüş olarak kalan bir özneyi,
temel semptom olarak varlığını sürdüren, yorumlanamayan bir jouissance artığını.
Eğer bilinçdışı tarafından yönlendirildiğimizi kabul edersek, ciddi bir etik soru ortaya çıkar: O hâlde nasıl sorumlu oluruz? Freud, berraklık etiği önerir: özgürlük, kişinin bilinçdışıyla ilgilenmesinden gelir. Lacan’ın cevabı paradoksaldır: Tam da bilinçdışımız tarafından yönlendirildiğimiz için sorumluyuz; ona rağmen değil. Neden? Çünkü bu yönlendirme arzudan geçer ve arzu her zaman öznenin benimsediği bir pozisyonu ima eder. Belirli bir şekilde arzularım. Kendim olmaktan vazgeçmeden, yani Lacan’ın anlamıyla, tekil bir arzunun öznesi olmaktan vazgeçmeden başka türlü arzulayamam.
Dolayısıyla Lacan için sorumluluk ampirik değil, yapısaldır. Bilinçdışımızdan sorumluyuz çünkü yalnızca onun aracılığıyla var oluruz. Özne kendi jouissance biçimini seçmez — bu bilinçdışı tarafından dayatılır. Yine de öznenin bir seçimi vardır: jouissance’ın bu fixion’una (sabit kurgu) karşı nasıl bir konum alacağını belirleme yönündeki etik seçim. Bu etik boyut esastır. Dolayısıyla psikanalizde etik sorumluluk, kişinin kendini bir arzu öznesi olarak taşıdığı konumu tanıması ve üstlenmesinden ibarettir. Lacan’a göre gerçekten hesaba katılması gereken tek suç, kişinin kendi arzusuna göre davranmamış olmasıdır.
Analizin sonunda — aktarım deneyimi aracılığıyla — özne ortaya çıkar; çünkü analiste atfedilen bildiği farz edilen özne çöker. Analizan, konuşarak kendi bilinçdışı hakkında bilgiyi bizzat kendisinin ürettiğini keşfeder. Yeni bir ilişki mümkün hâle gelir: kişinin kendi semptomuyla başa çıkma kapasitesi (savoir-faire avec son symptôme) — hatta onunla belirli bir özdeşleşme. Analizin sonu, semptomun jouissance’ının indirgenemez opaklığıyla yüzleşmektir.
Sonuç olarak: “Bilinçdışı tarafından yönlendiriliriz.” Bu, eylem gücü olmayan pasif varlıklar olduğumuz anlamına gelmez. Bu, bizim dil varlıkları olduğumuz anlamına gelir —ve bu durumda, bizi yönlendiren şeyi dönüştürmek için özne olmaya, konuşmaya çağrılırız. Bir analizin sonu, bilinçdışının veya onun rehberliğinin ortadan kalkması değildir. Bu bilinçdışının sorumluluğunu üstlenmektir; yani, bizden kaçan bir şey tarafından belirlendiğimizi kabullenmektir. Lacan, “kişi kendi bilinçdışının budalası” olmalıdır gerektiğini söylerken kastettiği şey budur.
Analiz, her biri kendi tarzını — yani şu üç şeyle başa çıkmanın kendi tekil yolunu — bulmuş özneler üretir:
cinsel ilişkinin imkânsızlığıyla,
semptomunun opaklığıyla,
ve içinde barınan jouissance ile.
Bu yeni edinilen bilgilerden yola çıkarak, öznenin bir yaşam biçimi kurması beklenir. Pek çok olasılık vardır, hiçbiri önceden belirlenmemiştir.
Anna Wojakowska-Skiba Warsaw, 23/11/2025
Çevirmen: Melike Ekizler
Bibliographic References
Freud
The Interpretation of Dreams (1900) — dream logic as wish-fulfillment
The Psychopathology of Everyday Life (1901) — slips and bungled actions
Three Essays on the Theory of Sexuality (1905) — on drives
Notes Upon a Case of Obsessive Neurosis (1909) — the Rat Man
Beyond the Pleasure Principle (1920) — repetition
Fetishism (1927) — the “Glanz auf der Nase” case
Lacan
Seminar II: The Ego in Freud’s Theory and in the Technique of Psychoanalysis (1954–55) — symbolic order; Rat Man
Seminar V: The Formations of the Unconscious (1957–58) — the Butcher’s Wife dream
Seminar VII: The Ethics of Psychoanalysis (1959–60) — ethics and desire
Seminar X: Anxiety (1962–63) — “Glanz auf der Nase”; Rat Man
Seminar XI: The Four Fundamental Concepts of Psychoanalysis (1964) — the structured unconscious
Seminar XVII: The Other Side of Psychoanalysis (1969–70) — jouissance and repetition
Écrits (1966) — “The Direction of the Treatment,” “The Position of the Unconscious”
Other Writings (2001) — “Letter to the Italians,” on the resistance to knowing
* Bu metin, Anna Wojakowska-Skiba’nın’ 14 Aralık 2025 tarihinde Salt Galata’da yüz yüze verdiği seminere aittir.