Psikanaliz Araştırmaları Derneği

Bir Şüphe Vakası

02/06/2026 Joanna Szymańska

Bir Şüphe Vakası

BİR ŞÜPHE VAKASI

Joanna Szymańska*
08/02/2026**

Çev. Melike Ekizler

Giriş

Lacan, psikozlar üzerine verdiği seminerde, “Nevrotik semptomatolojiye en çok benzeyen şey, psikoz öncesi semptomatolojidir” der. Burada paylaştığım vaka, bir yandan semptomlar ve tanıya doğru ilerleme konusunda, diğer yandan ise analizanın söylemini – bu söylem öznel bir farklılığa, öznenin tekil konumuna işaret edebilir- takip etmenin gerekliliği konusunda bana çok şey öğretti. Süpervizyonda aldığım tanısal yorumlar, psikanaliz açısından son derece öğreticidir; ancak terapi odasının eşiğinde, yalnızca analizan, analist ve konuşan bilinçdışının olduğu yerde, bu yorumlar ikincil bir önem kazanır.

Aslında, aşağıda aktarılan şey, tanısal bir belirsizliğin, krize yol açan bir tereddütün açıklamasıdır. Sorularımı sorma ve vakayı İstanbul Forumu ile tartışma fırsatı bulduğum için mutluyum.

Vaka

Genç bir avukat olan R., Ocak ayının başlarında psikanalize başvurdu. Felsefe ve hukuk alanındaki çalışmaları sırasında bu alana duyduğu ilgi nedeniyle psikanalizi tercih etmişti.

Başvurusunun başlıca nedeni, iş yerindeki durumunun giderek kötüleştiği hissi ve kaygısıydı. Sözleşmesinin yenilenmeyeceğine dair giderek artan bir his duyuyordu ve meslektaşlarının onu “berbat bir avukat”, “tuhaf” veya “akıl hastası” diye alaya aldığını düşünüyordu. Ofiste kulak misafiri olduğu konuşmaları, kendi yetersizlikleriyle ilgiliymiş gibi yorumluyor; yeni işe alınan kişilerin “onun yerine geçmek için” alındığını düşünüyordu. Mesleki ortamını, “kurda kuşun yem olduğu” acımasız bir rekabet ortamı olarak algılıyordu.

Birkaç seansın ardından R.’nin yalnızca kendisine yönelik zulüm görme şüphelerinden ve diğer insanların onun hakkında “söylediklerinden” veya “düşündüklerinden” bahsetmek istediği açıkça ortaya çıktı. Benimle konuşmasının dışında, her gün annesini arayıp şikayet ediyordu. Annesi sık sık sabrını yitiriyor, ona “anormal” veya “psikotik” diyordu. İlginç bir şekilde, R.’nin tekrarladığı “tuhaf”, “berbat avukat” gibi aşağılayıcı sözler annesinden kaynaklanıyordu. Şikayeti hiç bitmeyecek gibiydi, bu yüzden bir gün ondan aklına gelen başka bir şeyden bahsetmesini istedim.

Avukat olan anne ve babası, R. 18 yaşındayken boşanmışlar. Kendisinden dokuz yaş küçük bir erkek kardeşi var ve onunla arası pek iyi değil. Kardeşi çok yetenekli bir sanatçı. Babası yeniden evlenmiş ve oğlunun “avlanmış bir hayvan gibi” davrandığından endişelenerek ona mesleki tavsiyelerde bulunmaya çalışıyor. R.’nin, annesinin nefret ettiği bir nişanlısı var. Bu kadınla evlenerek yerini güvenceye almak istemiş, ancak artık evlilik hakkında konuşmuyorlar.

R. konuşmasında ezici bir gramatik belirsizlik sergiliyordu ve sık sık “sanırım öyle”, “bilmiyorum”, “belki” gibi ifadeler kullanıyordu. Kendi görüşlerinden ve anılarından şüphe duyuyordu, daha doğrusu ne söylüyorsa ondan şüphe duyuyordu. Onu biraz zorladığımda, kendisini uzak tutmayı başardığı ama içinde bulunduğu son derece rekabetçi ve küstah kurumsal kültüre dair kendi dünya görüşünü anlatıyordu. Annesinin ifadelerini “yeniden kullanmaktan” vazgeçebildiğinde, başkalarına dair görüşleri -kendisi ile dünya arasındaki bir mesafeyle birlikte- gerçekten kendisine ait oluyordu.

Bu dönemde, ofisine doğru çok hızlı araba sürdüğü ve oraya vardığında iki yeni kişinin “onun yerine işe alındığını” gördüğü bir rüya anlattı. Bunu, çocukluğunda yetenekli küçük kardeşi tarafından dışlanmış hissetmesiyle ilişkilendirdi. Bir sonraki seansta rüyasının ölümle ilgili olduğunu söyledi. Felsefeye olan ilgisini ise ölüm üzerine düşünmekle ilişkilendirdi. Bazen ölüm hakkında düşünüyordu, ancak bu düşünceler intihar düşüncesi değildi.

R., insanların onu “garip”, “anormal” veya “psikotik” bulmasının nedeninin, halka açık yerlerde veya işte, sık sık kendi kendine gülümsemesi veya sırıtması olduğunu düşünüyordu. Bu gülümsemeler, “zulmedenlere” karşı zekice ve kötü niyetli bir intikam fantezisiyle bağlantılıydı ve bu fantezilerde üstün, zeki ve komik olduğunu kanıtlıyordu. Ayrıca, zihinsel durumunu “analiz halinde olmak” olarak tarif ediyordu; bu da belirsizliğini ve kaygısını artırıyordu.

Sürekli var olan zulüm düşünceleri göz önüne alındığında, başlangıçta R. ile psikotik bir hasta olarak çalıştım, ancak zihnimde onun yaygın şüpheciliği, takıntılı analizleri ve ölüm düşünceleriyle ilgili bir soru işareti vardı. Onu, egonun ayna paradigmasına hapsolmuş, saldırganlık ve rekabetin hayali bir kalesinde yabancılaşmış biri olarak gördüm. Yine de, yapının kesin göstergelerini bulamamıştım.

Süpervizyon Notları

Bu vakayı ilk olarak aynı yıl Mayıs’ta Fransız bir psikanaliste süpervizyona götürdüm.  Kendisi R.’nin analizinin obsesyonel nevrotik yönlerine odaklandı ve örneğin, öznenin aile ortamını tanımlamasında Öteki ile olan ilişkisine dair gözlemleyebildiklerimizi vurguladı. Annesiyle olan yoğun bağı, hayatını domine eden annesinin sözleri; küçük ve yetenekli erkek kardeşi tarafından aile içindeki konumundan edilmesi, R. için ergenlik yıllarında sürekli bir sinir bozucu ve hayal kırıklığı kaynağı haline gelmişti.

Bu aynı zamanda imgesel eksende meydana gelen gelişmeleri de gösterdi: rekabet ve saldırganlık, sürekli kuşatma altında olma hissi. Süpervizör, R.’nin görme ve görülme ile olan ilişkisine –bakış dürtüsü içindeki konumuna– vurgu yaptı; diğer insanların onu nasıl “gördüğünü” merak ederken, aynı zamanda analistinin onu nasıl gördüğünü de merak ediyordu (çünkü benim onu psikotik, otistik veya başka bir zihinsel hastalığı olan biri olarak görüp görmediğimi bilmek istiyordu). R. kendi imgesiyle meşgul; bu, paradigmatik olarak obsesif bir kaygı – süpervizör, Lacan’ın obsesyonel nevrotik bir adamın kendini bir boğa gibi görünene kadar şişirmeye çalışan bir kurbağaya benzediğini söylediğini aktardı. Bu, obsesyonel bir kişide imgeselin olağanüstü önemini gösterir, ancak biz bunu çoğu zaman unutuyoruz ve onu öncelikle bir düşünür olarak ele alıyoruz. Peki R. ne düşünüyor? Başkaları tarafından nasıl algılandığını (görüldüğünü) düşünüyor.

Süpervizör için nevroz lehine (veya paranoya aleyhine) önemli argümanlardan biri, R.’nin hayali zulmünden bahsetmeyi bırakıp başka şeylerden bahsetmesini istediğimde agresif bir şekilde tepki vermemesiydi. Paranoyak bir kişi böyle bir harekete öfkelenirdi, çünkü analisti gözlemliyor, test ediyor ve kontrol ediyor; böyle bir kişi zulmü ve dünyanın doğasını “bilir”, “emin” olurdu. Bu, süpervizör için aktarım sorusunu gündeme getirdi. Çünkü bunlar, öznel bir düzeltmeye (kişinin kendi acısındaki rolünü sorgulamasına) ve –bildiği varsayılan öznenin kurulmasının bir sonucu olarak– psikanalitik bir semptomun ortaya çıkmasına olanak sağlayan aktarım faktörleridir. Süpervizör, benim aktarım pozisyonumu da sorguladı – R.’nin bana güvendiğine inanıyordu, ancak aktarım açısından hala tespit edilmesi gereken bir şey olduğunu düşünüyordu.

Kriz

R.’nin “avlanacak bir hayvan” olma hissi, onu işinden ayrılmaya (emin olduğu üzere kovulmadan önce) ve bir mahkemede çok daha az talepkar ve daha düşük ücretli bir pozisyona girmeye itti. Bu dönemde (Haziran ayında) maddi gerekçelerle seanslara haftada yalnızca bir kez gelebileceğini söyledi. Buna rağmen, tek bir seansı bile aksatmadı. Her gün annesiyle konuşmaya devam etti ve ayrıca iş arkadaşlarının ondan kurtulmaya ve yerini almaya çalıştığına, patronunun ondan nefret ettiğine ve dünyanın kötü, acımasız bir yer olduğuna beni ikna etmeye çalıştı. Sürekli olarak benden, ona psikotik teşhisi koyup koymadığımı söylememi istiyordu. Yanıtlarımda genellikle daha önceki konuşmalarımızı hatırlatıyordum; bu konuşmalarda psikotiklerin algılarından şüphe duymadığını, kendisinin ise tam tersine onları sorgulamaktan asla vazgeçmediğini söylemişti.

Kasım ve Aralık aylarında kritik bir dönüm noktası yaşandı. R. ile seanslar genellikle, psikanalize gelmenin amacını sorgulamasıyla başlıyordu; çünkü eğer elde ettiği tek şey dünyayı deneyimleme biçiminin sorgulanmasıysa, sonuç olarak analist ona “anormal” olduğunu söylüyordu. Gerçek bir güvensizlik ve vazgeçmişlik havası, yalnızlığa dönüş, yerinden olma durumu vardı. Bir noktada açıkça, dünyayı değil, dünyayı algılama biçimini sorguladığım için onu “garip” ve “akıl hastası” olarak gören kişinin ben olduğumu söyledi. Dünyayı düzeltmek için değil, onunla olan etkileşiminin onu neden bu kadar rahatsız ettiğini ve acı çektirdiğini anlamak için buluştuğumuzu tekrarladım. Ona asla “akıl hastası”, “deli” veya “anormal” kelimeleriyle hitap etmediğimi çok kesin bir şekilde vurguladım.

Yıl sonunda bir rüyasını anlattı. Araba kullanırken direksiyonun arabadan koptuğunu ve elinde gevşek bir şekilde kaldığını fark edince “korktu”. Arabayı durdurdu ve tamir etmeye çalıştı.

Takip Süpervizyonları

Bu vakayı, her ikisi de psikoz tanısına güçlü bir şekilde eğilim gösteren iki analistle birlikte daha süpervize ettim. Süpervizörlerden biri, bu vakada nevroz belirtisi olmadığını söyledi. R.’ye, tekrar sorduğunda, psikotik olmadığını çok açık ve net bir şekilde söylemem gerektiğini tavsiye etti.

Bana göre iki unsur çok önemli. R. dünyanın doğası hakkında ne kadar emin – yani dünyanın kötü olduğuna ve herkesin ona karşı olduğuna? Paranoyak birinin tartışılmaz bilgisine mi sahip? Yoksa söylediği her cümlede yer alan derin şüphe, aslında şizofreniye özgü psişik çözülme ve parçalanmanın bir göstergesi mi? Her cümlesinde, hatta kendi görüşüne göre insanların onun hakkında ne düşündüğünü ve söylediğini anlattığı cümlelerde bile bir şüphe kırıntısı var mı? (“Emin değilim ama sanırım…”, “Tahmin ediyorum…”, “Bilmiyorum…”) Şüphesinin nevrotik (herhangi bir hakikatin yarım kalmış doğasını ifade eden veya belirsizlikle mücadele etmek için bilgi arayan) olduğunu saptamanın bir yolu var mı?

Diğer unsur ise, insanların duvarların ardında ve kapalı kapılar ardında onun hakkında konuşurken duyduğu ifadeler. Duydukları, annesi tarafından sürekli olarak “tekrar tekrar” kullanılan cümlelerdi; dediği gibi: “berbat bir avukat” ve işten atılmalı; “tuhaf, deli, akıl hastası”; “uzun yıllar (psikiyatrik) tedaviye” ihtiyacı var; “sosyal olarak yetersiz”, vb. Bu ifadeler, Başkan Schreber’in tamamlanmamış cümleleri gibi, onu hakaret dolu içerikleriyle rahatsız eden gerçeklikten mi geliyor? Sembolik olanla gerçek olan arasındaki kopukluğun yarattığı büyük boşluğu doldurmaya mı yarıyorlar?

Elbette, tanı yalnızca semptomlara dayanarak konulamaz. Babanın adının men edilmesinin ifadesini kesin olarak belirlemenin bir yolu var mı? Bu hastanın söyleminde düğümün düzensiz bir şekilde bağlanmasına veya çözülmesine işaret edebilecek ne olabilir?

Son Gelişmeler

Şimdiye kadar detaylandırmadığım ve aslında benim için ancak çok yakın zamanda ön plana çıkan başka bir faktör daha var. Ocak ayındaki bir seansa şöyle başladı: “İş yerinde iki meslektaşımın konuşurken gördüğümde yine korktum ve yaptığım bir hatayı tartıştıklarını ve bana güldüklerini sandım…”

“Korktum…” ifadesi, zulüm duyguları bağlamında sık sık ortaya çıkıyor, ancak ben ona bunu hiç sormadım. Lehçede (ç.n. Polonyalıların konuştuğu dil) bu ifade, örneğin ani bir yüksek sese karşı irkilme gibi geliyor. Tam olarak neyin onu korkuttuğunu sorduğumda, bunu düşündü ve sabah iş yerindeki bazı olayları (bir tartışma, bazı suçlamalar) anlattı; bunlar onu ilgilendirmeyen, ancak onu “strese sokan” olaylardı. Ona “onu korkutan” bu olayların, zulüm fantezilerine yol açıp açamayacağını sordum. R.’nin bu konuda şüpheleri vardı.

R. kaygıdan şikayet etmiyor (sadece “stresli”, “üzgün” kelimelerini kullanıyor), ancak iş ve sosyal yaşamını, sanki genel ve sürekli bir kaygı hali içindeymiş gibi sürdüyordu. Belki de hiç dinmeyen kuşku durumunda yankı bulan, tam da bu afekttir. Bu türden bir şeyi ifade etmenin bir başka yolu da, sürekli olarak şikayet ettiği “özgüven eksikliği”dir. R., bu eksikliği annesinin kişiliğinin ve ona sunduğu yetiştirme tarzının bir sonucu olarak görüyordu. Hayatının her alanına nüfuz eden bu genel kaygı duygusu, yine psikoz olasılığını akla getirebilir.

Aralık ayı bir krizle sona erdi.  Ama aynı zamanda onun “tanı” talebine, kendisine hiçbir zaman [annesinin] sözleriyle hitap etmediğimi söyleyerek yanıt verdim. Noel tatilinden sonra geldiğinde hemen konuşmaya başladı; söylediği şeylerden biri de annesiyle her gün konuşmayı bıraktığıydı. Buna gerekçe olarak da annesinin evde hayvan beslediği için kız arkadaşını eleştirdiği bir konuşmayı gösterdi. Kız arkadaşının da şikayetlerini dinleme konusunda iyi bir dinleyici olmadığını düşünüyordu. “Eğer problemleriniz hakkında konuşabileceğiniz kimse yoksa, belki de burada, bu yerde konuşmanız en iyisidir” diye ekledim.

Ve bunu yapıyor; artık onu rehin alan, yalnızca kötü insanlardan ve kendi sefaleti üzerine konuşmaya zorlayan o kör ve yoğun jouissance daha az belirleyici. Birkaç seanstır, iş durumunu sadece sosyal çevresinin dayanılmaz düşmanlığına hapsolmuş olarak değil, farklı bir şekilde ele alıyor. Fark ediyorum ki, kendisini diğerlerinden ayırmasına, kendi yerini belirlemesine yardımcı olan bir bağlam ve mesafe oluşturuyor. Dünyadaki kendi yeri annesinin ulaşamayacağı bir yerde olmalı, fakat buna kendi kendini ikna etmesi gerekiyor. Bunu yapmak için bir tanıya gerek yok, belki sadece konuşmasına izin veren birinin varlığı yeterlidir.

* Psikanalist. EPFCL Fransa üyesi. IF-EPFCL’e bağlı Polonya Forumu’nun kurucu üyesidir.

** Bu metin, Joanna Szymańska’nın 8 Şubat 2026 tarihinde Salt Galata’da yapılan toplantıda online olarak verdiği seminere aittir.