Psikanaliz Araştırmaları Derneği

Ön Görüşmelerin Mantığı: Bir Vaka Örneği

21/04/2026 Ronan Wellebrouck

Ön Görüşmelerin Mantığı: Bir Vaka Örneği

ÖN GÖRÜŞMELERİN MANTIĞI ÜZERİNE

Ronan Welleboruck

Çev. İdil Dönmez

Giriş

Hepinize merhaba,

Bugünkü çalışmamızı, İngiliz psikanalist Donald Woods Winnicott’tan bir alıntı ile yönlendirmek isterim:

“Doğal olan şey oynamaktır ve son derece sofistike yirminci yüzyıl fenomeni psikanalizdir.”

Bu alıntıyı sayfamın en üstüne yazmak istedim; tıpkı bir şeyi hatırlamaktan emin olmak için buzdolabına bir post-it yapıştırmamız gibi. Onu buraya, oyun ile psikanaliz arasındaki ilişkiyi kendime hatırlatmak için yapıştırdım. Winnicott’un cümlesini ilk kez, psikoloji öğrenimim sırasında okuduğumda, onu hemen sevdim. Ve o zamandan beri, psikanalizin nasıl bir oyun olduğunu düzenli olarak kendime soruyorum. Bu oyunun amacı tam olarak nedir? Kuralları nelerdir? Hatta kuralları var mıdır? Ve eğer varsa, onları kim koyar?

Her şeyden önce, “jouer” yani “oynamak” fiilinin birkaç boyutu vardır ki, bunları size duyulur kılmak isterim. Fransızcada “jouer” şu anlamlara gelebilir: “bir oyun oynamak”, “oyuna kendini vermek”, ama aynı zamanda “risk almak”, örneğin “ateşle oynamak” ifadesinde olduğu gibi. Ayrıca “se jouer de quelqu’un” vardır ki, bu “birini aldatmak”, “birini kandırmak” anlamına gelir ve dolayısıyla edilgen biçim olan “être joué” vardır, bu da “aldatılmak” demektir — İngilizceye bu “to be fooled” olarak çevrilebilir. Öyleyse bir yanda oynadığımız oyunlar var, ama bir yanda da son derece kendine özgü şu olgu:, bir oyun, belli bir anda, bizi oynar, bizi aldatır, bizi aşar.

Bu dilsel tespitleri yaptıktan sonra biraz ilerlemeye çalışalım. Bunun için Freud’un “Tedavinin Başlatılması Üzerine” (“Sur l’engagement du traitement“) adlı makalesinde verdiği öğüdü izleyelim. Freud, daha ilk cümlede psikanaliz ile bir oyun arasında, satranç oyunu arasında analoji kurar. Freud bize der ki, psikanalizden bir şeyler öğrenmek isteyen kişi, tıpkı satrançta olduğu gibi, açılış ve kapanış hamlelerine odaklanmalıdır.

Biz burada psikanaliz hakkında bir şeyler öğrenmek istediğimiz için bir araya geldik, o hâlde Freud’un önerilerine uyacak ve bir analizin en ilk anlarıyla ilgileneceğiz. Bu açılış hamleleri, gündelik hayatta karşılaşma ve psikanalizde ön görüşmeler olarak adlandırılan şeydir.

Alceste Vakası

Aklımda, aralık ayında muayenehanemde geçen ve ön görüşmeler konusuna çok iyi uyan bir seans var. Bu, Alceste adını vereceğim, 36 yaşında bir adamla yapılan seans. Bu seans, onun gelip konuşmaya başlamasından 6 yıl sonra gerçekleşti. Başlangıçta haftada bir kez geldi, bu iki yıl sürdü; ardından haftada iki keze çıktı. Şimdilik Alceste’nin anamnezini yapmayacağım. Bu kişi bir süredir benimle konuşmaya gelen, ama aslında çok az konuşan birisi. Nihayetinde yine de konuşuyor, ancak sözcüklerini tartmak hatta sözcüklerini düşünmek için sık sık duraksıyor ve seanslar büyük ölçüde sessizlik içinde geçiyor.

Ona özgü bu sessizlik, o gün henüz oturur oturmaz geçirdiği geceyi anlatmaya koyulmasını bir o kadar şaşırtıcı kıldı. Gecenin ortasında çok kaygılı bir hâlde uyandığını söyledi. “Bir düşüncenin tutsağıydım,” dedi, “sonsuza dek, döngüde yinelenen bir düşüncenin.” Bu düşüncenin içeriğini hatırlamıyor; yalnızca durmaksızın yinelendiğini ve bu bitmez yinelenmenin çok kaygılandırıcı olduğunu hatırlıyordu. Ardından tekrar uyuduğunu ve ailesiyle arabayla bir gezintide olduğunu rüyasında gördüğünü anlattı. Birlikte olduğu iki kişi tanıdığı birine benzemiyordu, ama aile olduklarını biliyordu. Bir erkek ve bir kadındı. Erkek araba kullanıyordu, kadın ön koltukta oturuyordu, Alceste ise arkada. “Arabadaki bu yer,” diye belirtti, “çocukluğa gönderme yapıyor.” Fransa’nın Cantal bölgesinde, Salers adlı bir şehre doğru gidiyorlardı.

Varış noktasına ulaştıklarında, arabadan inmek üzereyken tuhaf bir şey olmuştu. Birden karanlık çökmüştü. Aslında gündüzdü, fakat bir anda ortalık kararmıştı. Bir tutulma gibi. Ardından hava tekrar aydınlandığında, Alceste’nin arabada birlikte olduğu iki kişi kaybolmuştu. Adeta buharlaşmışlardı.

“Sonrası,” dedi, “biraz üzücü, çünkü normalde yapmaktan çok zevk aldığım şeyleri yapıyor buluyorum kendimi: ormanda yürümek, trene binmek. Ama bütün bunları yalnızca kaybolan bu kişileri bulmak amacıyla yapıyorum.” Ona uzun bir süre gibi gelen bir süre boyunca yalnız başına ilerlemişti. Ardından bir ormanın sonunda, karda bir eve ulaştı. Büyük bir ev, dedi, bir topluluğun yaşadığı bir ev. Bu toplulukta ben de yaşıyorum. Eve girdiğini söyledi, ve benimle konuştuğunu. “Sizinle konuşuyorum, ama rüyamda siz analistim değilsiniz; her ne kadar size söylediklerim seanslarda söylediklerimden farklı olmasa da.”

O zaman ona bana ne söylediğini hatırlayıp hatırlamadığını sordum. “Ah, şey, bilirsiniz, bir yere vardığınızda söylenen şeyleri söylüyordum size. Nereden geldiğinizi, nereye gittiğinizi açıklarsınız, hikâyenizi anlatırsınız ya.”

İşte beni şaşırtan rüyanın anlatısı bu. Sonradan düşününce, şaşkınlığımın birkaç unsurun bir araya gelmesinden kaynaklandığını fark ettim. Birinci unsur, dediğim gibi, Alceste’nin bu seansta alışılagelen sessizliğini kırmasıydı. Konuşmuştu. İkinci unsur, bir rüya anlatmak için konuşuyor olmasıydı — ki bu, 6 yılda en fazla üç kez olmuştu. Son unsur ise bu rüyanın analistin şahsıyla bir karşılaşmayı sahneye koymasıydı. Bu olguların bir araya gelmesi bana Alceste’in çalışmasında bir adım atıldığı, bir “eşik aşımı” yaşandığı, bu seansın bir başlangıç noktası gibi bir şeyi işaretlediği fikrini verdi.

Bu bir fikir; ama bir fikir pek de kesin bir şey değildir. Onu teorinin süzgecinden geçirmek, sınamak gerekir.

Şunu not olarak belirtmek gerekir: rüyanın anlatısı sırasında, bazı şeyleri aydınlatmak için iki soru sordum.

Önce Alceste’e, tekrarlayan düşünce yüzünden kaygıyla uyandığı anda sakinleşmek için bir şey yapıp yapmadığını sordum. Bana şu yanıtı verdi: “Ayaklarımın dibinde uyuyan kedimi okşadım. Kedimin adı “Miam-miam”dır. (“Miam-miam” nam nam, hımm gibi yemeği çağrıştıran bir ses bu, daha çok çocuk dilinde kullanılıyor, yenilecek şeyin nefis, iştah açıcı olduğunu belirtiyor).

Sonra neden “Cantal’daki Salers” şehri diye sordum. Bunun üzerine Alceste bana gülümsedi ve şöyle yanıtladı: “Hiçbir fikrim yok. Salers’te yemek yemekten başka yapacak hiçbir şey yok.”

Freud ve Lacan ile Dolanma

Bu vakaya geri dönmeden önce, analiz oyununun ilk hamlelerini çevreleyen terimleri netleştireceğiz. Freud ve Lacan’ın klinik önerilerinin bir mantığı — ön görüşmelerin mantığını — ne kadar tutarlı bir şekilde izlediğini size göstermek istiyorum.

Freud, “Tedavinin Başlatılması Üzerine” adlı makalesinde psikanalizi satranç oyunuyla karşılaştırıyor. Satranç bir strateji oyunudur — yani bir amaca ulaşmak, oyunu kazanmak için hesaplanmış hamleler bütünü. Strateji, hem hesap boyutunu hem de gerekirse numara ve aldatmayla ötekine karşı kazanılacak bir zafer boyutunu barındırır.

Ne var ki Freud’un klinisyene verdiği önerileri okuyunca şu çok açık bir şekilde ortaya çıkar: aldatma ve foolish boyutları analitik çalışmanın ayrılmaz parçaları olsa da analistin kendisi hastayı aldatmaz. Aksine Freud, analistin başından itibaren psikanalizin araçları ve amaçları konusunda mümkün olduğunca şeffaf olmasını tavsiye eder. İster psikanalize ayrılacak zaman söz konusu olsun, ister hastanın mali imkânları ve seans ücreti — yani setting adı verilen her şey için — Freud “kasıtlı bir açıksözlülükle” hareket edilmesini tavsiye eder. Bizzat kendisi açıksözlülükte çok ileri giderek şunu belirtir: ücret meselesi gündeme geldiğinde analist, “çıkarsız bir insan dostu rolü oynamak yerine kendi gerçek talep ve ihtiyaçlarını doğrudan itiraf edebilir”.

Freud, bu ön görüşmelerin yürütülmesi konusunda herkese geniş bir hareket alanı bırakır. Bunu bizzat kendisi şöyle söyler: makalesinde ortaya koyduğu şeyler yalnızca önerilerdir. Bize kendisinin nasıl yaptığını anlatır; ne var ki bu yönlendirmeler yasa hükmünde değildir. Örneğin şunu tavsiye eder: hastaya başlangıçta deneme amaçlı bir dizi görüşme önermek; böylece analiz talep eden öznenin tanısı hakkında bir fikir edinmek ve onunla çalışmanın mümkün olup olmadığına karar vermek.

Şunu da söyler: hastanın nereden başladığı pek önemli değildir. Hastanın tedaviye kendi hikâyesiyle mi, şimdiki hayatıyla mı, yoksa belirtilerinin tarihiyle mi başladığı — bunların hiçbirinin belirleyici bir önemi yoktur. Bunlar yalnızca önerilerdir. Açıkçası, psikanalitik doktrin konusunda bu denli titiz olan Freud, bu makalede neredeyse müsamahakâr görünür. Ön görüşmeler konusunda analistlere çok geniş bir özgürlük tanır. Bu özgürlük tonu, Lacan’ın La Troisième‘deki bir sözüyle örtüşür. Oradan size küçük bir parça kesip sunacağım: “(…) analiz isteğiyle size gelen birini karşılarken, biraz daha rahat olun, daha doğal davranın. Büyüklük taslamak zorunda hissetmeyin.”

Lacan burada “se pousser du col” deyimini kullanır, bu “kendini öne çıkarmak”, “tiyatro yapmak” demek. Burası ilginç, çünkü “kendini değerli göstermemek” Freud’un öngördüğü “kasıtlı açıksözlülük”le buluşuyor: gelen hastayı aldatmıyoruz, tiyatro yapmıyoruz.

Şimdi, bunun neden böyle olduğunu anlamak gerekiyor. Freud’un makalesinde, makalenin geri kalanının müsamahakârlığıyla belirgin bir zıtlık oluşturan çok net iki nokta var.

Birincisi, “psikanalitik tekniğin temel kuralı”nı, yani serbest çağrışım kuralını ilgilendirir. Burada Freud taviz vermez: analist bu kuralı hastaya başından itibaren bildirmeli ve hastanın buna uymasını sağlamalıdır. Ön görüşmeler sırasında analist, hastanın bu kuralla yani aklına gelen her şeyi, geldiği gibi söylemekle kuracağı ilişkiyi değerlendirir.

İkinci ve yine çok net olan nokta ise şu: ön görüşmelerin bir amacı vardır. Freud’un öngördüğü “kasıtlı açıksözlülük” bu amaca hizmet eder; bu amaç, “en başından itibaren aktarımın büyümesini ve dönüşümünü gözlemleyebilmek” için alan açmaktır. Zaman ve para meseleleri hastayla mümkün olduğunca net biçimde halledilir; böylece aktarımın gözlemlenebileceği bir alan yaratılır. Artık oyunumuzun bir kuralı ve bir amacı var. Geri kalan her şey — tanı, çerçevenin kurulması vb. — bunlara tabidir. Bunlar ikincil önemdedir ve ancak serbest çağrışımın temel kuralı ve aktarım bağlamında anlam kazanır.

Burada Lacan’ın söylediklerinin Freud’unkine nasıl köklendiğini görmek mümkün. Lacan’ın 1958 tarihli “Tedavinin Yönlendirilmesi ve Gücünün İlkeleri” adlı makalesinin ilk sayfaları, Freud’un “Tedavinin Başlatılması Üzerine”de verdiği önerileri ele alır. Lacan şöyle yazar: “Tedavinin yönlendirilmesi (…) her şeyden önce öznenin analitik kuralı uygulamasını sağlamaktan oluşur.” Bu makalede Lacan da psikanalizden söz ederken oyun metaforundan yararlanır — briç oyunu — ve bir tedavinin seyrini askeri strateji terimleriyle ele alır.

Artık bugün size işittirmek istediğim noktaya ulaştık. Bu nokta çok basit: ön görüşmelerin asıl meselesi psikanalitik söyleme girmektir. Psikanalitik söyleme giriş kronolojik bir an değildir. Bu, serbest çağrışımın temel kuralına ve aktarıma eklemlenen mantıksal bir andır.

Benim şahsen minimalizme bir ilgim var. Ve analitik söyleme girişin bu minimalizminin beni son derece tatmin ettiğini söylemeliyim. Bu ultra-light bir şey. Psikanalize giriş, yalnızca temel kural denen kurala bırakılan sözün etkilerinden ibarettir. Lacan, “Kuzey Amerika Üniversitelerindeki Konferanslar ve Söyleşiler”inde hastalar hakkında şunu söyler: “Onları kapıdan içeri sokmak gerekir, analizin bir eşik olması, onlar için gerçek bir talebin var olması gerekir. Bu talep şudur: neden kurtulmak istiyorlar? Bir semptomdan. (…) Bir şeyin onları itmesi gerekir. Ve bu şey kendilerini daha iyi tanımak olamaz: biri benden bunu istediğinde, onu geri çeviririm.” Bu sözler Freud’un tedaviye başlama konusunda yazdıklarıyla tam bir tutarlılık içinde: “Terapinin doğrudan itici gücü hastanın acısı ve bundan doğan iyileşme isteğidir.”

İşte başlangıç noktası budur. Aktarımın, aşılmasına olanak tanıdığı kapının önünde semptom vardır — onu yaşayan özneyi bir başkasına yönelten sıkıntı. Minimalist kalalım: birine gitmek, ona yalnızca “Ay!” demek için bile olsa, kendi içinde bir talep boyutu taşır. Bu talebi tedavi talebi olarak adlandıralım. Senin önünde “Ay!” diyorum — en iyi ihtimalle dizimin ufunu üfleyesin diye, ama en azından bana bir şeyler söylemen için.

Peki talebin bu yönü analitik oyunun başlaması için yeterli midir? Tam olarak değil. Şikâyetin, yani “Ay!”ın, psikanalitik söyleme giriş olabilmesi için gereken şey, bu şikâyetin öznenin kendine soracağı bir soru biçimini almasıdır. Yani semptomun özneye yabancı gelen bir işaret olması. Bu oyunun “oynanmak” boyutudur — Lacancı terimlerle söylemek gerekirse, bu semptomda Büyük Öteki’nin içerilmesi boyutudur.

O zaman talebi tartmak demek, ön görüşmeler sırasında, Freud’un terapinin ilk itici gücü olarak tanıdığı hastanın acısına göre öznenin konumunu değerlendirmektir.

Alceste Vakasına Dönüş

Alceste vakasına dönelim. O da, bir şeyin kendisini itmesiyle birine konuşmaya geldi. Onu gözünüzde canlandırabilmeniz için şunu söyleyeyim: Alceste kocaman bir adam. Neredeyse iki metre boyunda ve oldukça iri yarı. Altı yılda onu hiçbir zaman siyahtan başka bir renk giymiş görmedim; ve her zaman aynı tarz kıyafetler: bot, siyah kot pantolon, üzerinde metal gruplarının isimlerinin baskılı olduğu tişört.

Muayenehaneme geldiğinde birkaç aydır yaşadığı panik ataklar hayatını çekilmez kılıyordu. Bu ataklar, birkaç ay önce sevgilisiyle Yunanistan’a yaptığı bir yolculukta başlamıştı. Altı yıl önceydi bu. Önemli bir nokta şu: bu panik atakların Alceste’in hayatında o denli bir kırılma yaratmış olması gerekiyor ki birine konuşmaya karar versin. Zira bu adam, daha önce pek çok güçlükle karşılaşmıştı — ta başından beri böyle olmuş — ama bunların hiçbiri onu bir terapiye başlama kararı almaya itmemişti.

Size bir fikir vermek gerekirse: ilk görüşmeler sırasında Alceste bana annesi ve babası arasındaki geçici bir ilişkiden doğduğunu anlatacaktı. Bir tatil aşkı. Annesi kazara hamile kalmış ve çocuğu doğurmaya karar vermişti. Babayı ancak doğumdan sonra haberdar etmişti. Annesi hemşireydi, gece vardiyasında çalışıyor ve Alceste’i evde kendi başına bırakıyordu. Dolayısıyla Alceste hayatının çok erken dönemlerinde yalnız kalmaya başlamıştı. O ilk yıllardan aklında kalan yalnızlığı olacaktı — annesinin yanına bıraktığı tatlı yiyecekler ve aralıksız izlediği televizyonla kalabalıklaştırılmış bir yalnızlık.

Üstelik annesi yalnızca hemşire değil, aynı zamanda çok hastaydı ve düzenli aralıklarla psikiyatri hastanesinde yatıyordu. Annesinin hastanede yattığı dönemlerde Alceste anneanne ve dedesinin yanında kalıyordu. Onlar annesinin yokluğunu “tatilde” diyerek açıklıyorlardı. Sonunda annesi intihar etti. Alceste o zaman 6 yaşındaydı. O an televizyon izliyordu; düşen bedeni duydu ama bakmaya kalkmadı.

Burada not edilmesi gereken bir şey var. Alceste bana hayatının ilk yıllarından söz ediyor. Bu yılların onu şekillendirdiğini kabul ediyor, ama bunlar hakkında kendine hiç soru sormuyor; bana ise daha da az. Hiçbir gizemlilik yok. Bir anlamda Alceste çocukluğunun onu ne denli etkilediğini fazlasıyla biliyor. Dolayısıyla tek yapacağı şey beni bilgilendirmek, açıklamak oluyor.

Öte yandan Alceste’i randevu almaya iten panik atakların gerçekten de belli bir gizemli boyutu var. Bunlar hayatının programında bir anormallik. Ama şunu söyleyebilirim: Alceste için asıl bilmece, kontrolsüz biçimde patlak veren bu kaygının kendisi. Bu, Öteki’nin arzusu sorusunu içeren bir bilmece değil. Analistine yöneltilmiş bir soru olarak dile gelmiyor. Bunun kanıtı olarak şunu gösterebilirim: ilk seanslar kaygının ortaya çıkış koordinatlarını belirlemeye yetince, Alceste’in kendi kaygısına olan ilgisizliği.

Nitekim Alceste kısa sürede atakların restoranda tetiklendiğini fark eder. İlki Atina’da bir restoranın terasında olmuştu. Restoranın karşısındaki duvarda, sokakta, “dava uğruna ölmüş” bir anarşist militanın portresinin yer aldığı bir afiş vardı. Restoran ile şehidin bu birlikteliğini tespit etmek kaygıyı yatıştırmaya yetti; ama Alceste daha ileri sorgulamaya gitmedi. Dayanılmaz olan şey artık ilgi çekmez oldu. Sorgulayan neredeyse yalnızca benim.

Panik ataklar yatıştı ama Alceste seansları sürdürdü. Bu, bir aktarımın işlemeye başladığı anlamına mı geliyor? Seansların devam etmesi nedeniyle mi ön görüşmelerden çıktık?

Sanmıyorum. Lacan, yine “Tedavinin Yönlendirilmesi”nde bizi uyarır: “Hastanın randevuya gelmesinin bu fiziksel zorunluluğu analitik ilişkiyle karıştırılırsa yanılınır.” Bir hastanın randevularına gelmesi, ilişkinin analitik bir ilişki olduğu anlamına gelmez.

Bu ilişkinin sözcüğün tam anlamıyla analitik bir ilişki olabilmesi için tedavi talebine bir bilme talebinin eklenmesi gerekir. Bu bilme talebi, öznenin kendi acısı hakkında her şeyi bilmediğini varsayabilmesini, acısının koordinatlarının açığa çıkmayı bekleyen bir bilgiyi barındırdığını kabul edebilmesini gerektirir: bu, bilinçdışı hipotezidir.

Alceste’in Konumu

Alceste’in dilinde çocukluğunun sonuçları iki sözcükte toplanıyor: “hayatta kalmak.” Bana terk edilmeyi atlattığını, annesinin ölümünü atlattığını, hayatta kalmaya devam ettiğini ama geri kalan her şey için “bir anlama inanmadığını” söylüyor. Hayattan hiçbir şey onu gerçekten bağlamıyor ve bunu biliyor. Sonradan şunu söyleyecek: “Acı, inanmamayı başaramadığım tek şey. Hayat benim için hep feda olma hayatı.”

Alceste’nin konumu dolayısıyla “inanmamak” konumudur. Bir anlama inanmıyor; aynı şekilde yeterince güvenilir bir başkasına da inanmıyor. Üstelik inanmamaktan öte, her türlü inanca tamamen direniyor. Basitleştirmek gerekirse: Alceste tek bir şey biliyor — hiçbir şeyin anlamı yok. Ama bu tek bilgi, olası bütün diğer bilgileri baştan iptal ediyor.

Not edilmesi gereken şu: bu konum, muhatabın sözünün her türlü güvenilirliğini ortadan kaldırıyor. Buradan onu dinleyen kişi için de bir konum çıkıyor. Lacan bu konumu III. Seminer‘inde çok güzel bir biçimde nitelendiriyor: bu, kâtibin, sekreterin konumudur. Alceste bilendir. Dolayısıyla söylediklerini not etmek, ciddiye almak gerekir.

Bu tamamen sessiz kaldığım anlamına mı geliyor? Elbette hayır. Sorular sordum, sözcüklerin altını çizdim. Ayrıca söylediklerinin mantıksal sonuçlarını çıkardım ve bunu kendisiyle paylaştım.

Sözlerini tartarken geçirdiği uzun sessizliklerden yola çıkarak, sözcükleri çok ciddiye aldığını kendisine fark ettirdim. Ayrıca şunu da diyebilirdim: “Aslında geliyorsunuz ama benimle konuşmak istemiyorsunuz” — ki bunun doğru olduğunu düşünüyorum, ama erken olurdu. Bunu söylemek, bence, yalnızca reddini pekiştirirdi.

Alceste’nin dünyaya karşı bu ret konumunu yine de kendisiyle paylaştım. Ona hayatta kaldığını ama hâlâ yaşama seçimi yapması gerektiğini söylediğimi hatırlıyorum. Bu cümleyi birkaç kez kendisi de kullandı. Tekrar o cümleye döndü — sanki bu seçimi yapmanın olasılığını tartıyormuş gibi. Bu cümle aynı zamanda gerçekten yaşamadan yaşadığını dile getirmesine de yaradı.

Alceste’in ön görüşmeleri için söyleyeceklerim bu kadar. Benim görüşüm, ön görüşmelerin altı yıl sürdüğü yönünde. Peki bu, Alceste’in rüyasının analitik bir ilişkiye geçişin işareti olduğu anlamına mı geliyor? Bunu da sanmıyorum. Lacan’ın 1973-1974 yılı seminerinin, Les non-dupes errent‘ın ilk derslerindeki açıklamaları durum hakkında bir fikir edinmemi sağlıyor: “Bilinçdışının aldanmışları olmayanlar, yani ona yapışmak için ellerinden geleni yapmayanlar, hayatı yalnızca viator‘un bakış açısından görürler.” Yani gezginin.

Bilinçdışı hipotezi, oyun dilinde, yalnızca sevimli bir metafor değildir. Bunu iyi sezebilmek için ilk büyük çocuk psikanalistini, Melanie Klein’ı hatırlamak yeterli. Bu kadının dâhiyane hipotezi nedir? Çocukta oyunun, yetişkindeki serbest çağrışımın tam karşılığı olduğu. Yani temel kuralla bir denklik.

Bilinçdışı hipotezi, bizi aşan bir oyunun hipotezidir. Lacancı terimlerle söylemek gerekirse, Büyük Öteki’nin var olduğunu varsaymaktır. Ama, bilinçdışının varlığını varsaymak, kendimizin de oynayabilmesi demektir — bize oyunlar oynayan bu oyunda kendimizi bulabilmek için oynamak. Oysa Alceste yalnız başına oynayan biridir. Bunu bana aynen böyle söyledi.

Bir seansta, oyun oynamayı hayatının geç bir döneminde öğrendiğini anlattı. Annesinin ölümünün ardından babası onu halasının yanına yerleştirdi. Bu halanın bir ailesi, çocukları vardı; bekar ve işine kapanmış olan baba, oğlunun onunla yalnız büyümektense bir ailenin içinde olmasının daha iyi olacağını düşündü. Halasının evinde Alceste, kendisine söz söylendiğinde gözyaşlarına boğulan, kuzenlerinin arasına karışmayan, sessizliğe duvar örülmüş bir çocuk olduğunu söyler. Ama oyun oynamayı öğrenmişti: ormanda, kulübe yaparak. Yalnızca kulübe yapma oyununu oynayabiliyordu — ve bunu ancak yalnız olduğunda yapabiliyordu.

Alceste, bir yerden bir yere bavul gibi taşınan bir çocuk olmuştu. Hayatını bir yolculuk olarak yaşıyor, bir yolculuk rüyası görüyor ve bu yolculuk artık analistinin imgesini de içeriyor — ama analist olarak değil, onu karşılayan ve hakikatinin tanığı olan bir başkası olarak. Gerçekten bir adım atıldı: artık tam anlamıyla yalnız değil. Rüyasını bana anlattıktan sonra rüyasıyla pek ilgilenmedi. Buna karşın birkaç seans sonra, hiç doğrudan ele alınmamış yeni bir soru gün yüzüne çıkıyor: Alceste’nin analizi nasıl kullandığı sorusu.

Şöyle başlıyor: “Hayatta usulca sürüklendiğimi fark ettim.” “Yalnız olma duygusu zihinsel bir hapishane. Sorun şu ki hiçbir şeye inanmıyorum.” Ona yine de buraya konuşmaya geldiğini söylüyorum.

Bir sonraki seansta Alceste, analizde yapıcı bir çalışma yapamadığı izlenimine kapıldığını, ipin ucunu kaybettiğini söyleyecek. Büyük bir şey değil, ama bu sözlerde arzunun bir şeyi filizlenmeye başlıyor — analiz çalışmasıyla iç içe geçmiş bir şey. Kaybolmuşluğu tanınan bir iplik, aranmaya başlanabilecek bir ipliktir.