Psikanalistin Sorgulaması
PSİKANALİSTİN SORGULAMASI
David Bernard
Çev. Ceren Korulsan
İstanbul, 12 Nisan 2026
«Ben bir hoca değilim,» derdi Jacques Lacan, «çünkü bildiği farz edilen özneyi sorguluyorum[1]». Lacan’ın hoca ile psikanalisti yapısal olarak birbirinden ayırdığı bu saptamadan yola çıkarak, psikanalistin bu şekilde sorgulanmasının bizi nereye götürebileceğini ele alacağım. Bu arada, bu ifadenin iki farklı şekilde anlaşılabileceğini de belirtelim: ya psikanalistin yaptığı sorgulama ya da psikanalistin kendisinin sorgulanması. Lacan tam da bu çift anlamlılığı kullanıyordu, bu yüzden de bu sorgulama üzerine birçok yorumda bulundu.
Bu yorumlardan birini ele alacağım. Psikanaliz, “Psikanalizin Nesnesi” başlıklı seminerinde belirttiği üzere, “öznelerin statüsünü sorgulamaktan[2]” oluşan bir süreçtir. Buna ek olarak, bunun “‘hakikat adına bilginin sorgulanması[3]” olduğunu da ekler. Konuşan varlıkların semptomları aracılığıyla ve semptomlarının içinden işaret ettiklerini takip ederek, psikanalizin ortaya çıkardığı şey aslında bu değil midir? Bilinçdışının hakikati, öznenin talep ettiği ile arzuladığı arasında bir bölünmeye tanıklık eder. Bu bölünmenin nedeni, nesne (a)’nın kaybı olacaktır. “Psikanalizin nesnesi […], Lacan’ın vardığı sonuçta, […] nesne a[4]’dan başkası değildir.” Psikanaliz böylece, arzunun nedeni olan ve isimsiz ve imgesiz olması nedeniyle bilgide bir delik açacak olan rahatsız edici bir nesneyi bilgi alanına sokmuştur[5]. Lacan, bilinçdışının öznesinin hakikati, yani arzusunun hakikati, “bilgiye yabancıdır[6]” der. Dolayısıyla mutlak bir bilgi yoktur. Başka bir deyişle, bilginin elde edebileceği Hakikat yoktur. Sadece özneleri etkileyen ve bilginin hayali temsillerini sarsan hakikat etkileri vardır. Psikanalizin keşfi budur.
Böylece psikanalizin öznenin statüsünü nasıl sorguladığı ortaya çıkıyor. Psikanaliz, diğerlerinden farklı bir bilginin varlığını ortaya koyduğu ölçüde bunu sorgular: Arzu nesnesi aracılığıyla öznenin bölünmesine yol açan bilinçdışının bilgisi. Bu bakımdan, Lacan’ın öznenin statüsü olarak adlandırdığı şeyi gerçekten de sorgular. Burada statü, ego anlamda, imge ve prestij olarak anlaşılmalıdır. Özne, genellikle kendini tanıma bilgisine, hatta kendine karşı şeffaflığına dayanabileceğini umut eden kişidir. Bu bakımdan, psikanalizin keşfettiği bilinçdışının bilgisi, Hegel’in bu ifadeye verdiği anlamıyla, mutlak bilgi fantezisine karşı çıkacak olan şeydir.
Böylece Lacan’ın psikanalist ile hoca arasında kurmaya çalıştığı bu ayrıma geri dönüyoruz. Hoca burada bir kişi anlamında değil, mutlak bir bilgiye sahip olan Öteki figürünün olası bir somutlaşması olarak anlaşılmalıdır; bu figürü, S2 matemi altında üniversite söyleminin başında bulacağız. Başka bir deyişle, hoca burada bir statü anlamında anlaşılmalıdır. Lacan, psikanalistin tam tersine bir statüye değil, bir arzuya bağlı olması gerektiğini daha iyi göstermek için profesörün “statüsü” üzerinde duracaktır. Statüden bahsetmek, onun için narsistik serap tuzağını ortaya çıkarmak için bir yol olacak, ama aynı zamanda bilgiyle, iktidarla ve bunları koruyan kurumla olan ilişki düzlemindeki sonuçlarını da ortaya koyacaktır.
Özetle, Lacan için psikanalist ile hoca figürlerini birbiriyle ilişkilendirmek, bilinçdışının bölünmüş öznesini –bilgide bir çatlak olarak– ve tam tersine mutlak bilgi fantezisini pekiştirecek olan hoca statüsünü karşı karşıya getirmenin bir yolu olacaktır. Hoca, mutlak bilgi, bir dünya görüşü anlamında “bilgiye sahip[7]” olandır; oysa psikanalist ise iğrenç (im-monde) olandan, yani gerçek olandan yola çıkar ve gerçek tarafından delik deşik edilmiş bir bilgiden hareket eder. Lacan, bilgisine yerleşmiş bu hoca figürüne dair eğlenceli bir imge sunmuştur. Schreber hakkında konuşurken, Ida Macalpine tarafından bulunan, Profesör Fleschig’in masasında, kendi deyimiyle, “araştırmacı ciddiyetiyle[8]” poz verdiği fotoğrafı anımsatır. Lacan, fotoğrafın arka planında “bir beyin yarıküresinin devasa büyütülmüş görüntüsünü[9]]” gösterdiğini belirtir. Bu, hem komik hem de isabetli bir imgedir; her şeyi kapsayan düşünce fantezisini ve hoca statüsünü ele vermektedir. Bu beyin yarıküresi imgesi gibi, hocanın iradesi de bilgideki boşluğu bastırarak her şeyi kapsamaktır. Düşünce daireseldir, döner durur; çizgi romanların gösterdiği gibi, bir balon oluşturur. Zaten, en azından hayalimizde, hocanın masasında sıklıkla bir dünya küresi maketi bulunmaz mı? Bu, hocanın, dünyanın Her Şeyini kapsayan küresel bir bilgi fantezisine yaslandığını ve bu fanteziye itiraz eden şeyi, yani gerçeği, bastırmak için geldiğini gösterir.
Psikanalizin etiği, bizi bu mutlak bilgiyi sorgulamaya yönlendirmelidir. Psikanalist, tedavisi sırasında şunu deneyimlemiş olmalı ve unutmamalıdır ki, bilgiyle karşılaştığı anında özne, masasında oturan hoca değil, bölünmüş özne’dir. Ve bunun nedeni, Lacan’ın dediği gibi, bilinçdışının bilgisinin tam da “kendini bilmeyen bir bilgi”[10] olmasında yatar. Lacan, psikanalistin yeniden hocanın konumuna kayması ve statünün sağladığı egoya dair prestijle öznenin bölünmesini örtme riskini vurgulayacaktır. Hocanın prestijinin, psikanalistin arzusunu her zaman örtme eğiliminde olduğunu gösterecektir. Risk budur: bölünmüş özne yapısının mevcut olduğu yerde, statünün prestijinin yeniden tesis edilmesi ve bununla birlikte gelen şey, yani grup hiyerarşisine yapılan çağrı her zaman ortaya çıkabilir. Bu, aslında Lacan’ın tezinin bir başka yönüdür. Psikanalist, statüsünü korumak için grubun mantığına dayanabilir. Ona göre, statülerin korunmasını, başka bir deyişle istikrarı sağlamak, grupların işlevinin ta kendisidir. Ve bu, grubun hiyerarşisinden hareketle gerçekleşir. Statünün korunması, bu statünün “prestijinin[11]”, imaj değerinin korunmasıdır; o, kendisine tanınma sağlayabileceği bir ideal figüre çağrı yapar.
Aslında, hiyerarşik işleyiş, talep döngüsünün resmileştirilmesinden başka ne olabilir ki? Bu döngünün sınırlı çerçevesi içinde özne, talebini Öteki’ye sunabilir; ister bu bir izin, tanıma, yayınlama, onaylama talebi olsun, kısacası şu ya da bu eyleme yetki verilmesi talebi olsun. İşte bu nedenle Lacan, a contrario, analistin “sadece kendisinden yetki aldığını”, yani eylemi sırasında Öteki’nin şu ya da bu figüründen izin istemeye gerek duymadığını söyleyebilirdi. Bununla birlikte, Lacan, “Ben ‘sadece kendinden yetki alır’[12] demedim” diye belirtir; bunun getireceği tüm narsistik mantığı da göz önünde bulundurarak. Analistin “sadece kendinden yetki aldığını” söylemek, onun psikanalist konumunu işgal etmekle ilgili olduğunu, ancak bu konumun “işgal edilebilir” olduğunun hiçbir zaman garanti edilmediğini söylemektir. Bu ifade, “ne zamandan itibaren bir analist vardır?[13]” sorusunu açık bırakır. Bu formül, Lacan tarafından psikanalisti bir statü haline getirmemek için seçilmiştir. O, burada söz konusu olanın bir arzu olduğunu, bir gruba ve onun lider figürlerine yönelik bir yetki ve tanınma talebi olmadığını belirtmek için “sadece kendinden yetki alır” formülünü ortaya attı. Nitekim, böyle bir izin ve tanınma talebinden geçmek, tam da psikanalist konumunu bir statü haline getirmek anlamına gelir; bu statü ise yapısı gereği psikanalist konumunun sorgulanmasını engeller: kendi arzusu kadar bildiğine varsayılan Öteki’nin sorgulanmasını da engeller.
Öteki’nin talebine boyun eğme mantığını hiyerarşik bir mantık içinde ortaya koymak için, şimdi Lacan’ın “passe” prosedürü hakkında yaptığı bir açıklamaya odaklanacağım. Aslında, bu prosedürü tam da bir psikanaliz okulunun, idealleştirme etkileriyle birlikte, bilginin bir iktidarın hizmetine sunulduğu bir gruba dönüşmesini önlemek için icat etmişti. Passe tanıklığı ve passeur’ün işlevi hakkında Lacan bir gün şu yorumu yapmıştı: «Bu tanıklığın sunulabilmesi için, halihazırda dignus est intrare[14] , “girmeye layık” ifadesini kullanma konumunda olan biriyle değil, başka biriyle gerçekleşmesinin daha fazla imkân sunduğunu düşündüm.» O, Psikanalistin Sorgulanması adlı eserinde de bu konuya vurgu yapmıştı; seçme prosedürleri hakkında, «dignus est intrare[15]’nin belirleneceği komisyonların kendi aralarındaki ilişkilerin»den bahsetmişti. Bu ifade, sahte bir Latince deyimdir ve Molière’in Hayali Hasta adlı eserinden alınmıştır. Bu ifade, oyunun sonunu oluşturan gülünç törenden alınmıştır; burada söz konusu hasta Argan’a, doktor olarak taç giydirilir. Lacan, bu sahnede gruplar içinde kabul edilmenin nasıl gerçekleştiğini ve bilgi ile iktidar benzeri şeylerin nasıl işlediğini ortaya koyduğunu görür. Öyleyse, bu eğlenceli ve öğretici parodinin üzerinde biraz duralım.
Öncelikle, doktor olması teklif edilen Argan, tıp bilgisi olmadığı için kendisine sorulacak sorular konusunda endişeleniyor. “Ne söyleyeyim, ne cevap vereyim?” diye soruyor kendine, sözlü sınavına girmeden önce. “Size kısaca bilgi verilecek,” diye onu sakinleştirirler, “ve ne söylemeniz gerektiği size yazılı olarak verilecek[16].” Tören akşam saatlerinde gerçekleşecektir. Argan’ın dairesindeki odalardan biri, bu vesileyle büyük duvar halılarıyla süslenmiştir, o dönemde tıp fakültesinin büyük amfisinde, yeni bir doktorun kabul töreninin yapıldığı yerde olduğu gibi. Argan, burada tıp camiasının temsilcileri kılığına girmiş kırk kadar kişiden oluşan bir topluluğun karşısında bulacaktır kendini. Toplantı başkanının gözetiminde doktorlar ona sorular soracak. Koro, Argan’ın her cevabını aynı nakaratı söyleyerek vurgulayacaktır: “Dignus est intrare” yani Lacan’ın söylediği sahte Latince ifade bu nakarattan alınmıştır.
Molière, burlesk yoluyla bu taç giyme töreninin –bir nevi tez savunması gibi– aslında bilginin bir parodisi olduğunu ortaya koyar. Karnaval havasındaki bu toplantının karakterlerinin kılıkları bunu zaten vurgulamaktaydı. Doktor cüppesi giymek, doktor gibi konuşmak için yeterlidir. Burada, kıyafet insanı gösterir: «Cüppe ve kep giyip konuşmak yeter, her türlü saçmalık bilgece, her türlü aptallık mantıklı hale gelir[17] ». Dilin kendisi de kostümünü giyecektir. Tüm konuşmalar ve şarkılar, Molière’in güzel bilimsel dili parodileştirmek için sahneye özel olarak icat ettiği bu tür sahte Latince ile yapılacaktır. Bu kabul töreninde sadece bilginin taklidi olacaktır. Lacan burada, “ciddi insanlar”[18]dan oluşan grupların ve toplumların işleyişine hükmeden üniversite söyleminin mantığını fark edecektir: «her şey söylenebilir, (…) önemli olan, zaten sağlam bir şekilde kurulu olan şeydir[19]». Önemli olan, kurulu olanı pekiştirmektir: iktidarın hizmetinde olan bilgi.
Bilgi gibi görünmenin önemsiz bir şey olmadığı doğrudur. Bu, bir güce, Bir’in istikrarına ulaşmayı mümkün kılan şeydir: hem grup üyelerinin kimlikleri açısından hem de onların arzuladıkları jouissance açısından. Böylelikle güçlendirilmiş egoya dair özdeşleşme, ancak vaat ettiği, yani, göz kamaştırıcı jouissance ölçüsünde güçlenecektir. Bilgi suretine, zevk sureti karşılık verir. Mesele sadece grubun bir üyesi olmak, orada olmak değil, aynı zamanda onun ayrıcalıklarından da yararlanabilmektir. Ancak, bir üye olarak kabul edilmek için, adayın bilgi suretine uyması, başka bir deyişle yalan söylemesi gerekecektir. Lacan’ın vurguladığı gibi, işte bu, “otorite pozisyonu[20]”na yönelik bir tanıklık ilkesidir, ki buradan tanınma ve giriş hakkı beklenir: “otoriteye sahip olanın ayak izinden gitmeye çalışırız, yani basitçe yalan söyleriz[21]”.
Böylece, kabul töreninin tek amacı, adayın söylenmesi gerekenleri doğru bir şekilde söylediğini ve kabul edilmişlerin dilini konuştuğunu doğrulamak olacaktır. Önemli olan doğru cevap vermektir; “Bene respondere” diye şarkı söyleyecektir topluluğun korosu. Önemli olan, beklenen cevabı vererek Öteki’nin talebine uymak ve onu tatmin etmek olacaktır; böylece herkes, aday bir kez üyeler arasına katıldığında, grubun istikrarını ve sessiz kurallarını korumaya katkıda bulunacağına dair güvenceye kavuşacaktır. Bunun kanıtı, toplantı başkanının törendeki açılış konuşmasıdır. Tıp fakültesinde, başkanın, yani mezunlar derneğinin üyesi olan bir doktorun bu konuşmayı yapması gelenekseldi. Ancak başkan, “bilime, erdeme ve fakültenin özverili çalışmasına her zamanki övgüler”i sunmak yerine, burada mesleğin ayrıcalıklarına ve bunların korunması gerekliliğine övgüde bulunur. Böylece, adayın kabul edilebilmesi için ne kadar liyakatli gerektiği ortaya çıkar:
«Öyleyse bizim bilgelik,
Sağduyu ve ihtiyatımız gereği,
Büyük bir gayretle çalışmalı
Kendimizi bu itibar,
Ün ve şeref içinde
Korumaya özen göstermeli,
Ve bilgili meslek grubumuza
Sadece yetenekli kişileri
Kabul etmeye dikkat etmeliyiz,
Bu onurlu mevkileri
Doldurmaya layık olanları.»
Ardından ilk doktor söz alacak ve mezun Argan’a şu soruyu yöneltecek:
« Sayın Başkan izin verirse
Ve bu kadar bilgili doktorlar,
Ve bu kadar saygın asistanlar huzurunda,
Çok bilgili mezun
Sana saygı ve hürmetlerimi sunuyorum,
Sana soracağım: neden ve ne sebeple
Afyon insanı uyutur? »
Mezuniyet öğrencisinin cevabı:
« Bilgili bir doktor bana sordu
Neden ve nasıl olduğunu
Afyonun uyku getirmesini
Ben de şöyle cevap verdim:
Çünkü içinde
Uyku verici bir özellik vardır
Ve bu özelliğin doğası
Duyuları uyuşturmaktır ».
Ve koro, Argan’ın her cevabını vurgulayacak olan şu nakaratı söyleyerek karşılık verir:
« Bene, bene, bene, bene respondere :
Dignus, dignus est intrare
In nostro docto corpore »
« Güzel, güzel, güzel, doğru cevap verdi
Layık, layık, o bizim bilgili cemaatimize[22]
katılmaya layıktır! ».
Argan artık bunun layıkı olacak, yani gruba imgesel olarak aidiyetini sağlamakla kalmayıp, bu sayede bir sosyal ayrıcalık da kazanabilecek. Lacan bundan ne ders çıkarır? Yukarıda da belirttiğim gibi, psikanaliz söz konusu olduğunda, bu durum bir okulda bu tür bir üye alım biçiminin oluşturduğu bir tür “kutsama[23]”, bilgi ve iktidar suretlerini korumak için psikanalistin sorgulanmasını “engelleme[24]” işlevi görecektir. Bu durumda, bilgi ve iktidar meselelerini tartışmaya açabilecek bir hakikat ortaya çıktığında, grubun skandal ve öfke çığlıkları atması şaşırtıcı olmayacaktır. Lacan bunu psikanalist grupları için vurgulayacak ve motus’un neyi kapsaması gerektiğini açıklayacaktır: bir yandan bildiği farz edilen öznenin sorgulanması, diğer yandan da bunun örtbas ettiği öznenin tasfiyesi. “İşte bu, biz psikanalistler olarak kendi kendimize yetmemizden[25] kaynaklanan, aramızda saklamamız gereken büyük sessizliktir,” diye yazmaktadır. Vurgulamak isterim: grup, aramızda, her birimizin ve hepimizin kendine yetmesi, sırrın korunmasından doğar. Peki, psikanalistin “bildiği farz edilen özne” olarak sorgulanması ve onun bir nesne konumuna indirgenmesinin ortaya çıkarılması neye yol açar? “Dehşet, öfke, panik, hatta saldırıda bulunma, her halükarda ilkesel itiraz için bahane verme[26]” riskini almaya. Grubun istikrarını sağlayan statünün sahte haysiyetini sorgulamak, mantıken şu üç duygu dizisine yol açacaktır: dehşet, öfke, panik.
Panik ve titreme, “skandal[27]” bu şekilde hem “bildiği farz edilen öznenin[28]” ortaya çıkan çatlağına, hem de bunun yol açtığı öznel çöküşe yanıt verebilir. Böylece, psikanaliz skandal niteliğindedir, panik yaratabilir, çünkü görünüşlerden kurtulmaya değil, onları “çıplak” hale getirmeye ve titretmeye yol açar. Suret « o kadar çıplaktır ki,» diye yazar Lacan, «din, büyü, dindarlık gibi, jouissance ekonomisini örten her şeyden geriye kalan suretler sarsılır[29] ».
Böyle bir kabul yönteminden, böyle bir grup mantığından kaçınmak ve analizanın psikanaliste dönüşümünü sorgulamak amacıyla Lacan, “passe” prosedürünü icat ettiğini öne sürecektir. “Passe” hakkında pek çok yorum ve yazı yazılmıştır. Ben burada, passe’nin aslında onun bu grup mantıkları üzerine ilk başta geliştirdiği teoriye nasıl yanıt verdiğini vurgulamaya yetineceğim. Bu tür kabul yöntemlerinde her şey, analizanın analist olmaya geçişinde bir “sıçrama[30]”dan ibaret olduğunu örtbas etmek[31] için yapılmıştır, diye belirtir; bu metafor, aşılması gereken bir boşluk olduğunu ima eder. Dolayısıyla bu nokta üzerinde bir örtü tutulmalıdır. “Zaman zaman,” diye devam ediyor, “bir sıçrama yapacağız, ancak aşılması gereken şeyin üzerinde, bunun bir sıçrama olduğunu görmememizi sağlayan bir tür örtü olması şartıyla[32]”. Yukarıda da belirttiğim gibi, Lacan, grup mantığının tamamının, bu boşluğun “sorgulanmasının[33]” gerçekleşmemesi için tasarlandığını vurgular.
Dolayısıyla, psikanalist kendi eylemi üzerine de böylece bir perde çekilecektir. Daha açık bir ifadeyle, Lacan’a göre, analizanın analist olması için gerekli olan şeyin üzerine bir perde çekilecektir: “bildiği farz edilen öznenin” sorgulanması; bu sorgulama, analistin nihayetinde (a) nesnesinin sureti konumuna indirgenmesine yol açabilir. Psikanalistin statüsü, onun egoya dair prestiji, sadece bu yeri işgal eden öznenin bölünmesini gizlemek için değil, aynı zamanda bildiğini farz edilen öznenin düşüşünden sonra, reddedilmiş nesne olarak kaderini de gizlemek için yaratılmıştı. “Şşş!”, diyecek grup, aslında gerekli olan düşüşü daha iyi gizlemek için. “Tüm analitik düzen,” diyecek Lacan, “bildiği farz edilen öznenin gözden geçirilmesi gereken işlevine dair sorgulamamı gizlemek için inşa edilmiştir […]. Bu soru, ancak en rahatsız edici soru olarak algılanabilir[34].”
Kaynaklar
[1] Sém Acte 184
[2] J. LACAN, Séminaire L’objet de la psychanalyse, leçon du 11 Mai 1966, inédit.
[3] Ibid.
[4] Ibid., leçon du 01/12/1965.
[5] Ibid., leçon du 12/01/1965.
[6] Ibid., leçon du 11/05/1966.
[7] Ibid., leçon du 11/05/1966.
[8] J. LACAN, « D’une question préliminaire à tout traitement possible de la psychose », Écrits, op. cit., p. 582.
[9] Ibid.
[10] J. LACAN, cité par AGAMBEN dans Goût, Anisamali, 20024, p. 69.
[11] Ibid.
[12] J. LACAN, « Séance extraordinaire de l’Ecole belge de psychanalyse », le 14/10/1972, inédit.
[13] Ibid.
[14] J. LACAN, « Séance extraordinaire de l’Ecole belge de psychanalyse », le 14/10/1972, inédit.
[15] J. LACAN, « Mise en question du psychanalyste », Redivivus, Paris, Navarin, 2021, p. 45.
[16] MOLIERE, Le malade imaginaire, Paris, Hatier, 2020, p. 150.
[17] Ibid.
[18] J. LACAN, Le Séminaire, Livre XV, L’Acte psychanalytique, Paris, Seuil, 2024, p. 57.
[19] Ibid., p. 40.
[20] J. LACAN, « Conférence à Genève sur le symptôme, le 04/10/1975 », Le Bloc-notes de la psychanalyse, n°5, 1985.
[21] Ibid.
[22] MOLIERE, Le malade imaginaire, op. cit., p. 153-155.
[23] . LACAN, « Mise en question du psychanalyste », Redivivus, op. cit., p. 38.
[24] Ibid.
[25] J. LACAN, « Proposition du 9 Octobre 1967 sur le psychanalyste de l’Ecole », Autres écrits, op. cit., p. 252.
[26] Ibid.
[27] J. LACAN, « L’acte psychanalytique. Compte rendu du Séminaire 1967-1968 », Autres écrits., op. cit., p. 376.
[28] Ibid.
[29] J. LACAN, « Proposition du 9 Octobre 1967 sur le psychanalyste de l’Ecole », Autres écrits, op. cit., p. 281.
[30] Ibid.
[31] J. LACAN, Le Séminaire, Livre XV, L’Acte psychanalytique, op. cit., p. 163.
[32] Ibid.
[33] Ibid.
[34] Ibid., p. 170.