Eylem ve Bilinçdışı*

Anita Izcovich

Çev.: Ceren Korulsan

Bu sempozyuma başlık olarak “Eylemler ve Ketlenme” temasının seçilmesini çok hoş buldum. Ketlenmenin hem geçmişte hem şu anda önemli bir tema olduğu söylenebilir. Analiz talebinde bulunan kişi genellikle ketlenmelerle gelir: Ya mesleki olarak gerçekleştirmek istediklerini gerçekleştiremiyordur ya da arzuladığı gibi duygusal ilişkiler kuramıyordur. Bunlar hafif ketlenmeler de olabilir daha ağır ketlenmeler de olabilir. Gelelim eylemler terimine: Bu, sempozyumun başlığında olduğu gibi çoğuldur ve bu eylemlerin neye göndermesi olduğu sorgulanabilir. Kendisini bilinçdışı arzusuna ulaştırabilecek olan eylemin ketlenmesinden acı çeken özne, bu arzusunu ifade etmek için, yolundan sapıp başka bir eyleme başvurabilir mi? Bu yolundan sapmış eylem, bu durumda bilinçli mi bilinçdışı mı olacak? Analizden geçen bir özne bastırılmış olan bilinçdışı arzusuna iyice yaklaşmayı nasıl başarabilir? Gelelim psikanaliste: Psikanalist, analizanın bilinçdışı arzusunu ele alması için ona imkân sağlayacak bir eyleme başvurabilir mi? Analitik olarak adlandırılabilecek bir eyleme, yani yorumu ele alan ve aktarımı işleyen bir eyleme başvurabilir mi? Eylem teriminin çoğul olarak kullanılması anlaşılır bir şeydir ve biz, analizanı analize getiren ketlenmenin karşısında söz konusu olan farklı eylem biçimleri nelerdir diye sorabiliriz.

Öte yandan Freud’a göre ketlenme nedir, bunun semptomla ve kaygıyla olan ilişkisi nedir diye sorabiliriz. Acaba klinikte ketlenme ruhsal yapıya göre farklı şekillerde mi tezahür eder? Temel bir noktadan başlayacağım: Psikozda ketlenmeden bahsedilebilir mi? Örneğin özne panik niteliğinde bir korku hissettiğinde, onun evden çıkmasını engelleyen bir korku hissettiğinde, acı çekmesine sebep olan bu korku genelde agorofobi olarak adlandırılır; sınır koyamadığı için çevresindeki açık alandan dolayı korku hisseder: Bu durumda ketlenmeden hatta fobiden bahsedilebilir mi?

Bunu daha kesin olarak ele alacağız. Ketlenme bir kaygı tarafından ortaya çıkarılır ve bu kaygının da bir nesnesi vardır, şimdiden bunu söyleyebiliriz: Bir nedenden dolayı, korkulan bir şeyden dolayı ketlenilir. Evden çıkmaktan korkmanın birçok nedeni olabilir: Örneğin Freud’un Küçük Hans’ında olduğu gibi; Küçük Hans’ın at tarafından ısırılmaktan korktuğunu biliyoruz. Freud şunu keşfetmişti: Hans annesine hissettiği bilinçdışı arzudan dolayı babası tarafından cezalandırılmaktan kaygı duyuyordu. Evden dışarı çıkmaya dair ketlenmesi bir kaygı üzerine oturuyordu, öyle ki bunun nesnesi baba tarafından kastre edilme tehdidi yani kastre edilme kaygısıydı.

Kaygı, nevrozda çerçeve içine alınmıştır, fantazmın çerçevesi içine kaydedilmiştir, Oidipal romansın içindedir ve ketlenmenin üzerine sabitlendiği bir nesnesi vardır. Bunun aksine psikozda ise kaygının nesnesi yoktur, kaygı kastrasyonun fallik koordinatlarına yazılamaz, sınırların içine yazılamaz. İşte bu yüzden psikozda kaygı, panik ya da şaşkınlıktan dona kalmak gibi biçimlere bürünebilir. Öyleyse bu durum sonucunda evden çıkmaktan korkan bir özne ortaya çıkar çünkü onun açık alandan duyduğu panik niteliğinde bir korkusu vardır ve kaygısının nesnesini o alanın sınırları içine kaydedemez. Bu kaygı, ketlenmeyle ilgili değildir, öyle olsaydı bir nesnesi olurdu.

Korkan başka özneler de vardır; evde olduklarında kendilerini pencereden atmaktan korkarlar ve bunun neden böyle olduğunu söyleyemezler, hatta bazen bir analizde bile bunu söyleyemezler. Öyle bir acı hissederler ki artık daha fazla tahammül edemeyecekleri için sadece pencereden atlama eylemi bu acıyı dindirmeye muktedirdir. Panik niteliğindeki korkunun nesnesi yoktur çünkü kaygının nesnesi fantazmın çerçevesine kaydedilemez, biraz önce söylediğim pencerenin çerçevesine de kaydedilemez. İşte bu yüzden bu özneler pencerenin ötesindeki boşluk tarafından yakalanmışlardır ve daha kesin olarak söylersek boşluğun kaygısı üzerine bir nesne kaydedememişlerdir. Burada ketlenmeden bahsetmenin mümkün olmadığı görülüyor çünkü burada ne ketlenmenin ne de kaygının nesnesi mevcuttur.

Şimdi ilk kez şu soru ortaya çıkıyor: Bir eylemin ketlenmesi nasıl mümkün olabilir? Kaygının karşısında yer alan bilinçdışı arzunun ketlenmeyle aynı düzeye yerleştiğini belirtmek gerekir ve işte bu yüzden arzu bir savunma biçimini alabilir: Bu, özne arzusunu yakalamak için onu bir savunma olarak elinde tutabilir demektir. Arzusuna karşı kendisini savunarak arzusunu ifade eder, onu ketleyerek ifade eder. Ketlenmenin ardında arzunun yapısal bir sıkışması vardır. İster histerik ister obsesyonel olsun her nevrotik yapıda söz konusu olan budur: Ketlenme sadece başka bir arzunun işlev görmesidir ve o işlevde tatmin vardır.

Freud’un verdiği örnek, yazarın ya da müzisyenin eline kramp girmesidir; elin işlevi erotize edildiğinden bu kişi yazı yazamaz ya da piyano çalamaz olur. Histerik için ensestiyöz eylem bedeninde ifade edildiğinden histerik, felçten ya da ağrıdan muzdariptir: Freud’un Elisabeth von R. vakasında, babasının hasta bacağının tedavisi ile ilgilenen Elisabeth von R. kendi bacağında tam aynı yerde ağrı duyar. Ve ne zaman nişanlısı ile dışarı çıkacak olsa, kendisine hasta babamla ilgilenmem gerekiyor diyerek dışarı çıkmaktan kaçınır ve bu konuda ketlenir. Sevgili seçimine dair, arzu nesnesini kaydetme işlevi ketlenmiştir çünkü bu işlev bilinçli olmayan ensestiyöz arzunun izini taşır. Bilinçdışı arzuya denk düşen eylem, kaygı ile ilişki içindedir ve bu kaygı aşılmaz gibidir, eylem bir savunmanın ve bir ketlenmenin izini taşır.

Öyleyse eylemin tanımı nedir? Burada eylem, anlamlı bir tezahür olarak aksiyon anlamındadır ve arzu ketlense bile ortaya çıkar. Arzuyu ketleme anlamında bir eylem söz konusudur: Çünkü burada eylem, tam da gerçek ve ele geçirilemez olan nesneyle ilişkisinde arzunun oluşumunu eyleme koymak içindir. Burada tamamıyla anlamlı bir eylem söz konusudur. Lacan, “Bilinçdışının Oluşumları[1] adlı seminerinde açık biçimde şunu söylemiştir: Başlangıç boyutunda eylem, özneyi gösterenin öznesi olmaya layık kılar; ilga edilmiş ve üzeri çizili olduğu bilindiği halde özne bir gösterende ortaya çıkar.

Özne olarak üzeri çiziliyken, anlamı veren çizginin altında kaybolmuşken, öznenin arzusunun belirebilmesi paradoksal görünebilir. Bu, bastırmanın bir sonucudur: Bilinçdışı arzu bastırılmıştır ve arzunun yerine onu gösterenin öznesi olmaya layık kılacak başka arzu geçer. Freud’un “Bir Çocuk Dövülüyor[2] makalesindeki fantazm örneğini ele alırsak bu daha iyi anlaşılacak: Çocuk burada arzusunun izini taşıyan eylemi ortaya koyar. Dövülmüş olmak – ondan başkası, başka bir çocuk babası tarafından dövülmüş olsa bile– dövülmüş olanın sevildiği anlamına gelir. Ve daha net söyleyecek olursak o, dövülüyorsa seviliyordur. Dövülmekle ilgili fantazm, baba tarafından onun arzusunun tanınması ve bunun bir diyalektik içinde gerçekleşmesi boyutunu aşikâr kılar.

Temelde hangi diyalektik söz konusudur? Arzunun tanınmasının diyalektiği, engellendiğini ve ketlendiğini bilerek yine de her şeye rağmen kendini göstermek ve ötekine bedeli ne olursa olsun kendini tanıtmaktır. Bilinçdışı arzu kendisini gizleyerek ortaya koyduğuna göre burada eylem vardır. Arzu, bastırmadan dolayı bir eylem gücüne sahiptir ve aynı zamanda savunmaya karşı bir güç olarak ortaya çıkmaya çalışması anlamında da bir eylem gücüne sahiptir. Arzu, gösterenle ilişki içinde, öznenin yükseldiği yere işaret eder.

Öyleyse şimdi, aksiyon anlamındaki bir eylemin nasıl ketlenme olarak sayılabileceği sorusuna cevap vermiş oldum. Obsesyonda ve histeride, bilinçdışı arzunun ortaya çıkmasında eylem aynı mıdır sorusuna cevap arayacağım. Şimdiden farklı biçimlerde ortaya çıkan bir fikir var ama onun ne olduğunu geliştirmek gerekiyor.

Obsesyonel bir vakayı ele alalım. Lacan, Kaygı Semineri’nde[3] bunu çok güzel bir biçimde ortaya koyar: Ketlenmede, bilinçdışı arzunun etkisi bir savunma olarak konumlanmayı hak eder çünkü aksiyon olarak işleyen arzunun tesiriyle başka bir arzu ortaya koyulur. Bu, arzu bir savunma olarak yorumlanabilir demektir, bu arzuya karşı kendini başka bir arzuyla savunmak demektir.

Obsesyonel bir öznedeki ketlenme sorusunu ele alalım: Obsesyonelde, kendisini tutma arzusu engellenmiştir; işte bu kompulsiyon olarak tezahür eder, kendisini tutmak ister ama tutamaz anlamına gelir ve kompülsiyonu devam ettiren budur. Kendini engellediği için ketlenme söz konusudur ama kendini engelleyememek ve bir harekette bulunmak anlamında ise bir eylem söz konusudur. Obsesyonel, bu sürecin otantik nedenini, ilk izinden başlayarak gösterenin kökenini, bu gelgitleri, yan yolları, sahte çözümleri aramaktan kendini alamaz. Beklerken o nesnenin arayışındadır; bu eylem ve aksiyon, tüm gücüyle onda şüphe kompülsiyonları, erteleme ve etkin olarak savunma yaratır, o nesne geri dönene kadar geçen süreyi bertaraf etmeye çalışır.

İşte böylece obsesyonel, Öteki’ne eksikten yola çıkarak kaydolur, özellikle analite düzenindeki nesneler fallik eksiği doldurur. Lacan’ın Ⱥ <> Ф (a, a’, a’’, a’’’) formülünde phallophanies olarak adlandırdığı budur.

Öyleyse obsesyonel öznenin kendisini savunduğu bu diğer arzu ne diye sorulabilir. Özne, fallik arzunun merkezi boşluğunu çevreler, bu boşluğa bir varoluş kazandırır; bu, skopik düzeyde kastrasyon deliğinin çevresini tutmaya bahşedilmiş a nesnesi ile aynı işlevdedir. Kendi imagosunu ötekine bahşeder, yaptığı asla kendisi için değildir ama öteki yararlansın diye öteki içindir. Bu onun yardımsever tarafıdır, onun büyük özverisidir, ötekine kendi imagosunu ve nesnelerini verir; eğer bu imagoyu ona vermezse ötekinin neye tutunacağını bilemeyeceğini varsayar. Böylece obsesyonelin aşkı, kadından yüceltilmiş bir nesne yaratır, ne kadar yüce ve ideal olursa kendi bilinçdışı arzusunu o kadar olumsuzlayabilir.

Obsesyonelin ketlenmesinin neden ileri geldiği böylece kavranabilir: Bu sayede arzusunun imkânsız halde kalmasını sağlar. Böylece onun arzusu, fallik ve genital düzeyde tüm olasılıkların imkânsızlık biçiminde tanımlanmasını sağlar. Bu anlamda şu söylenebilir: Obsesyonel, “cinsel eylem yoktur” imkânsızlığının olduğu yere, fallik nesnelerin eksikliğinin olduğu yere, bu namevcudiyeti doldurmak için ketlenmenin ve savunmanıın eylemini getirir ve böylece tekrar tekrar cinsel ilişkiyi var etmeye çalışır. Lacan’ın söylediği “cinsel ilişki yoktur” formülünün ne anlama geldiğini daha net biçimde söylemek istiyorum: Cinsel eylem temsil edilemez, onu temsil etmede her zaman eksik olan bir şey vardır; ideal cinsel birleşme, cinsel eylemde Bir olma yoktur. Ve obsesyonel cinsel eylemin bu namevcudiyetine çözüm getiremeyen kişidir; bunun yerine arzusunu ketler ve ona karşı kendisini savunur, bunu bir eylemin, bir aksiyonun tüm gücüyle yapar.

İki farklı eylem kavramı olduğu buraya kadar açık hale geldi: Bir tarafta simgeselleştirilmesi imkânsız ve her öznenin temelinde, yapısında, indirgenemez bir gerçek olan cinsel eylemin yokluğu varken diğer tarafta bu yokluğun boşluğunu doldurmak için, bir yanılgı inşa etmek için a nesnesini getiren, aksiyon anlamında obsesyonelin eylemi vardır. a nesnesi bir tıkaçtır; bunu kendisini dışkısal, anal nesne olarak sunarak yapar ya da bunu kendi imagosunu skopik nesne olarak sunarak yapar. Bu da bir eylem olarak onu başka bir arzunun, yani anal arzunun nedeni yapar.

Onun savunmasının ve ketlenmesinin gücü buradan gelir. Burada, her birinin statüsü birbirinden farklı olan üç ayrı eylem üzerinde duracağım: Birincisi, “cinsel ilişki/eylem yoktur”daki imkânsızlığın gerçeği olan ve ruhsal yapının temelini oluşturan eylemdir. İkincisi, ketlenmenin ve savunmanın aksiyonudur ve bu, nevrozun bir parçasıdır. Üçüncüsü ise arzunun simgesel tezahürü olan eylemdir; bu eylem gerçeği ve arzunun nedeni olan boşluğu hesaba katar ve bu eyleme analizde erişilebilir.

Obsesyoneldeki savunmaya özgü aksiyonun bu teorik kısmını göstermek için bir örnek vereceğim: Fransız edebiyatında bu yapıyı gösteren örnekler bulmak mümkündür. Stendhal’in Kırmızı ve Siyah[4] romanındaki erkek karakteri ele alacağım: Bu romanın kahramanı korkak bir adam olmak istemez ve kadınları elde etmeyi bir savaş gibi ve bir kadını bir erkeğin elinden almak için girdiği rekabette kendini Napolyon’la boy ölçüşen bir kahraman gibi görür. Bu roman kahramanı, obsesyonelin arzusunu örnekler: O, yasanın-Öteki’sini yıkmak için yanıp tutuşur, onun babanın-Öteki’sine karşı bilinçdışı bir nefreti vardır ve tıpkı Napolyon gibi kendi ideal imgesinde en yükseğe ulaşmaya çalışır. Obsesyonel, aksiyonlarının etkisini belirleyen nesnelerin tutkulu bir arayışı içindedir. Bu nesnelerin parayla ilişkide anal ve erotik eşdeğerlilikleri vardır ve onu, kahramanlığını gerçekleştirirken fallik eksiğe karşı korurlar.

Lacan obsesyonelin kahramanlıklarından bahseder ve kahramanlık için üç kişi olması gerekir der: Özne ve öteki ya da benzeri arasında birinin kazandığı bir performanstan bahsedebilmek için iki kişi olmak gereklidir, bir üçüncünün ise kaydetmesi, tanıklık etmesi gereklidir. Öteki ise görünmez bir izleyici olarak oradadır ve rakibe göre kimin gerçekten güçlü olduğunu söylemek için darbeleri sayar.

Öyleyse, Stendhal’in kahramanı için kastrasyon kaygısı karşısında ketlenmenin hangi düzeyde olduğu sorulabilir. Burada ketlenmenin, kahramanın kendisini savunduğu bir şeye karşı olduğunu anlıyoruz, işte bu yüzden Stendhal’in kahramanı ketlenmeyi yenmek için daima daha büyük bir eyleme başvurabilir.

Sonuç olarak kutsal şeylere saldırma, küfretme niteliğindeki son marifeti şöyledir: Kilisede belediye başkanının karısına, yani sevdiği kadına silahıyla ateş eder. Sevdiği kadının ve kocasının huzurunda arzusunu gerçekleştirmenin imkânsızlığı karşısında aşkını nefrete dönüştürür. O, önceleri kilisenin rahiplerin giydiği “siyah” elbiseleri giyerek kiliseye girmeyi düşünür, yani kendisini Oidipal arzusunda ketlenmenin tarafına yerleştirir fakat sevdiği kadına asla ulaşamayacak olmanın umutsuzluğuyla, belediye başkanının karısına ateş ettiğinde ise akan, arzunun “kırmızı” kanıdır ve böylece arzunun doruğunda ketlenmeyi radikal olarak ortadan kaldıran bir aksiyona geçer. Kırmızı ve Siyah[5] isimli bu kitap aslında kırmızının, yani ketlenmenin ortadan kalkmasıdır; siyah ise obsesyonelin bilinçdışı arzusunun eyleme konmasıdır. Ve aslında, kendisini öldürdüğünü düşündüğü kişiyi öldürür, bu karı kocaya düzenlediği suikastla Öteki’ni öldürür; Baba Tanrıyı, Kilisenin düzenini, belediye başkanının düzenini öldürür ve bunu yaparak kutsal olana hakaret eder.

Kendisi de tutuklanır ve giyotine yollanır. Böylece yasak arzuya meydan okuyarak ve kendi kendine onu yok ederek arzusunun geçiciliği sorununu çözmüş olur. Ne kadar yaklaşırsa o kadar solan, yok olan arzusunu eyleme koyar. Arzu, ona göre kendi kendisini yıkan bir şeydir çünkü ona kendisini, rakibinin arzusu gibi sunar. Öteki’nin imgesi ile ilişkisinde, alttan alta yıkıcı bir reaksiyonla onu gasp ettikçe ve yıktıkça özne olarak ona yanıtını vermiş olur. Büyük Öteki’ni onu öldürerek aşar ve aynı şekilde kendisini de öldürür: İşte obsesyonel için eylemde ketlenme ve savunma böyle gerçekleşir ve Stendhal’in kahramanı bunun çok iyi bir örneğidir.

Şimdi histeriğin ketlenmesini nasıl örnekleyebilirim ona bakalım. Stendhal’in döneminden bir başka yazara, Flaubert’e ve onun Duygusal Eğitim[6] adlı romanına göz atalım. Flaubert’in kahramanı Stendhal’inkine taban tabana zıttır: Çünkü kendini fallik nesneleri çoğaltmaya kaptırmaz, kutsal olana hakaretler ederken kendi arzusunu öldürmek için Öteki’nin arzusunu öldürmez. Rakibinin karısını almak için onu öldürmez ve son noktada kendi arzusunu yok etmeye çalışmaz.

Hatta tersine, kadınları elde etme konusunda Flaubert’in kahramanı aksiyona geçemez. Âşık olduğu evli kadını görünce öyle bir çekim hisseder ki erkenden çıkıp gider ya da ardından uzaklaşır ki ona daha iyi bakabilsin. Onun kaçındığı söylenebilir, arzusunu mutlak olarak sonsuz, ulaşılmaz kılarken arzusunu tatminsiz bırakır denebilir. Göz koyduğu kadının kocasını rakip olarak konumlamaz. Tersine o, kocanın en yakın arkadaşıdır, onunla dışarı çıkar ve hatta onu özdeşleşmek için bir dayanak olarak kullanır. Ve hatta oraya gitmeyi çok arzuluyor olmasına rağmen bir arkadaşını kadının yanına yollar. Yani Duygusal Eğitim[7] kitabının kahramanı, arzusunu tatminsiz bırakan histerik öznenin ta kendisidir ve arzusunu gerçekleştirsin diye ona vekâlet verir: Burada söz konusu olan eksik, fallik göstergenin eksikliğinde arzusunu ketlenmeye dönüştürmesidir. Histeride karşıt tepki oluşumları yoktur. Savunmaya dair süreç, bastırmayla sınırlıdır ve benlik nahoş dürtülere sırt çevirir.

Flaubert’e gelince, o da kendisinin histerik olduğunu söylermiş. Bu burada şimdi yapmayacağım başka bir çalışmanın konusu olabilir. Ama Flaubert’in romanlarındaki karakterlerle özdeşleştiğini söyleyebilirim: Duygusal Eğitim’deki[8] Frederic, Salammbo ve hatta Madame Bovary’nin kendisi olduğunu, romanda Madam Bovary’nin intihar girişiminin ardından kusmalarını yazarken kendisinin kusmasını engelleyemediğini söylermiş.

Özdeşleştiği kahramanların duygularından hakiki bir salgın hastalığın semptomlarına kadar tüm belirtiler onda aynı şekilde ortaya çıkarmış. Onun yazdığı cümleleri bağırarak okuduğu bilinir ve o, cümlelerini kahramanlarına tam ifade ettikleri duyguları, tonlamayı yansıtıp yansıtamadıklarını hissetmek için ödünç verir. Onun arzusundaki mesele, arzusunun özdeşleşebildiği ve yerleşebildiği her şey anlamına gelen bir maskeye tabi gibi sadece ötekiyle özdeşleşmekten geçebiliyor olmasıdır.

Freud’un Dora vakasındaki semptomda, bilinçdışı arzunun ketlenmesinin iyi bir örneği mevcuttur. Dora’nın semptomları, fallik eksik aracılığıyla babası ile özdeşleşme ile kurulmuştur. Dora başka bir erkeğe, bir aile dostuna, Bay K’ya başvurmuştu; Bay K onun arzu nesnesidir, bilinçdışı arzusunun dayanağı olan fantazmının küçük a nesnesidir. Bay K’nın karısı olan Bayan K, “bir kadın nedir” sorusunun cisimleşmiş halidir ve Dora onunla özdeşleşir. Onun bilinçdışı arzusu, öteki kadınla birlikte babasına imgesel fallusun küçük fi’sini (Ф) temin etmek ve aynı zamanda sonsuza kadar nihai fallusa ulaşmaktır. Bayan K ile ilişkisi olan babasını güçsüz bulma sebebi bu cinsel ilişkiyi var etmek için ona imgesel bir fallusu temin etmek istemesidir ve bu yüzden Bay K’nın karım benim için hiç bir şey ifade etmiyor demesine tahammül edemez.

Histerinin bilinçdışı arzu formülü buna denk düşer ve Lacan’ın yazımıyla şöyledir:

a <> A

Ф

Bir Türk filminden buna etkileyici bir örnek verebilirim. Belki bu filmi biliyorsunuzdur, bana bir analizanım anlatmıştı; filmi, özellikle de filmin belli bir kısmını çok beğenmişti: Bu film kanser olmuş evli bir kadınla ilgilidir ve bu kadın kocası için kendi yerine geçecek başka bir kadını aramaya karar verir çünkü zaten ölecektir. Kadını bulur ama kanserin iyileştiği ve ölmeyeceği ortaya çıkar. Sonuç olarak, kendi yerine geçirmek için bulduğu kadınla birlikte üçü yaşamaya başlarlar.

Bu, arzusunu tatminsiz bırakmayı seçen bir histerik için iyi bir örnektir: Böylece kendisini aşkın dramıyla özdeşleştirir, öteki kadına vekâlet vererek kendi arzusunu bir göstergeye çevirir. Böylece tüm gücüyle Öteki’ni canlandırmaya, tamamlamaya, tamir etmeye çalışır. Kendisinin öleceğini düşünür, kocasıyla kendisinin oluşturduğu ideal Bir’in yok olacağını düşünür, bir öteki kadına kendi yerine ideal Bir’i oluşturması için vekâlet verir.

Öyleyse analist, bir obsesyonelin ve bir histeriğin tedavisinde ne yapar? Onun analitik eyleminin tabiatı nedir? Nevrotik öznede bilinçdışı arzu bastırılmıştır, arzu karşı-talep tarafından tutulmuştur; bu yüzden analist cevap olacak öğeler getirmemelidir, yoksa ilk bakışta talep gibi görünen ama aslında bir karşı-talep olan şeye cevap vermekten başka bir şey yapmamış olur.

Histerik bir vakayı ele alalım ve en başta Freud’un analitik eylemi nasıl ele aldığına, aktarımı nasıl yönettiğine bakalım. Lacan, Freud’un histeriklere “işte bu veya bunlar sizin arzunuz” diyerek bir hata yaptığını söyler. Ama Dora’ya söylediği şu cümleler ise yerindedir: “anneniz, babanıza karşı eski rakibiniz” veya “karısının reddettiği şeyi Bay K’ya vermeye hazırsınız” veya “Bay K. ile olan meseleden pişmansınız.” Lacan, Freud’un bazı yorumlarının ise kesin ve yerinde olmayan yorumlar olduğunu söyler: Çünkü histeriğin arzusu, nesne arzusu değildir, onunki bir arzunun arzusudur. Onun arzusu Öteki’nin arzusudur, o hem babası hem Bay K hem de Bayan K ile özdeşleşir. Kadın veya erkek, özdeşleştiği onun öteki benliğine dönüşür. O, ötekinde kendi arzusunun izlerini tanır ve özdeşleşme her türdeki bulaşmayla, bir kriz gibi, bir salgın gibi, semptomatik tezahürlerle oluşur. O, arzusunun dayanağını imgesel ötekiyle özdeşleşmede bulur.

Freud’un müdahalesi Dora’nın, babası ve Bay K karşısında yerleştiği ensest konumunu anlamasını sağlar. Freud bu tarzıyla Dora’nın savunmasını güçlendirir çünkü Dora suçlu hisseder ve bu suçluluğa karşı kendisini savunur.

Lacan, Dora’yla yürütülmesi gereken analitik eylem hakkında ne düşünüyordu? Öteki kadını özünde var ederek kendisinin de kadınlık özünü bulmasına imkân vereceğinden, onun Bayan K’ya olan hayranlığını çalışmasına imkân tanımak gerekirdi. Böylece analizde öteki kadına vekâlet vermektense kendisi kadın olarak yer alabilecekti. Çünkü babasının arzusunun nesnesi olmaktan kaçınan annesiyle yeterince özdeşleşememişti. Dora, Bayan K’yı nasıl babasının arzu nesnesi olarak konumlandırdığını değerlendirmeliydi, babasının arzusunun nesnesi olmayı istediğine göre bu pozisyona kaydolabilmesi için bunu değerlendirmesi gerekiyordu ve sonunda kendisini suçlu hissetmektense bu pozisyonu bırakabilmeliydi. Dora’nın ebeveynlerinin aşk idealine dair fantazmını analizde çalışmasına imkân verilmeliydi ve o bunu yeterince çalıştıktan sonra bu fantazm sönümlenebilirdi, böylece ensestiyöz konumunu terk edebilirdi. Kadının nasıl tarif edilebileceğinin metaforunu kurduğunda ensestiyöz pozisyonunu terk edebilirdi.

Savunmayı ve suçluluğu güçlendirecek müdahaleler yapmadan, analitik çalışmaya alan bırakarak analitik eylemi yürütmek için analiste imkân sağlayan şey nedir? Bunun için analist, bunun farkında olup, analitik teoriyi yeterince çalışmış ve yeterince bilgili olmalıdır. Kendi analizinde yeterince ileri gitmiş olmalıdır ki onun süperegosu analizanın suçluluğunu güçlendirecek bir müdahalede bulunmasın.

Lacan analistin eyleminin obsesyonele yorum sunmamak olduğunu yeterince göstermiştir veya fallik anlamlar vermek, yani onu fallik metaforlarla beslemek olmadığını da göstermiştir. Çünkü eğer bu yapılırsa onun fallofanilerine [phallophanie] doğru gidilir, gösterenin yokluğunda o zaten kendisini fallik nesne, fallik anlam, ona fallusu alttan alta sağlayan anal nesne ile besler. Obsesyonel, analistin müdahalelerini kendi fallisizmini beslemek için alacaktır ve bu onu kendi fallisizmine daha da yabancılaştırır. Analizde obsesyonel, alışkın olduğu gibi, sabote etme yöntemlerini kullanarak iki gösterenin arasını dolduramaz.

Analitik eylemin savunmayı güçlendirmediğini ama bastırılmış olanın metaforlaştırılması yönünde ilerlemeye imkân tanıdığını iyice kavramalıyız. Ayrıca analistin eylemi, aktarımın içine yerleşir ve buradaki mesele aktarımın kendisidir; şöyle de denebilir: Eylemde olan aşktır. Aşkın eylemde olması ne demektir? Aşk gibi aktarım fenomenleri eylemde ortaya çıkar demektir, bu analizanın analistle ilişkisinde gerçekleşir. Ve eğer bu ilişki eylemde ortaya çıkıyorsa bu, ikili bir ilişki içinde, imgesel aynadaki bir oyunda gerçekleşmez. Burada aslında bir üçüncü öğe daha var: Analist, aktarımı analizanın ağzından çıkanların ötesinde tezahür eden, indirgenemez bir şey olarak kavrar.

Aktarımın gücü, Lacan’ın dediği gibi agalma’dır. Antik çağda Yunanca “hayran oluyorum, kıskanıyorum” demek olan bu agalma terimi, tanrının ilgisini kendi üzerine çekebilecek bir şeydir. Agalma, aktarımda temel bir noktadır çünkü o harekete geçiren, üzerinde çalışmanın gelişmesine destek olandır ve bu noktada analizan, analistin bildiği farz edilen özneyi barındırması sayesinde ilerler. Analizan, bilinçdışının neler içerdiğini bilmek ister ve analistinin bildiğini farz eder. İşte bu yüzden analizan, analistini aktarım aşkıyla sever. Aktarımın böylece neden “eylemde” olduğunu iyice kavrıyoruz: Çalışma gerçekleştiği ölçüde, analisti muhatap alan bir eylem oluşur.

Buradan itibaren analistin ne yaptığı sorulabilir. Cevaba dair bir ipucuna ulaştık şimdiden: Eğer aktarım bir eylemden meydana geliyorsa, analistin cevap vermemesi düşünülemez çünkü yoksa arzunun agalması söner. İşte bu yüzden analistin yorumu sesteştir, yani çifte anlamlıdır çünkü bir göstereni ortaya çıkardığında onun altında bir başkasının olduğunu ve öznenin onu bulabileceğini bilir. Yorumun neden bir eylem olduğu böylece kavranır; bilinçdışında saklı bir şeyi ortaya çıkardığı ölçüde yorum bir eylemdir: Bu iki anlamıyla da sürpriz yaparak özneyi değiştiren eylemdir. Analizde bu eylem boyutu çok önemlidir çünkü şunu içerir: Bilinçdışının üzerindeki örtü kalkmıştır ve bunun analizan üzerinde bir etkisi vardır.

Eğer analist kendisini bir açıklama verme konumuna yerleştirirse, “bunu yaptınız çünkü” gibi açıklamalar verirse, bu bir etki yaratmaz çünkü bu sürpriz yaratmaz; bu, eğitimi verilen bir bilgi düzeyindedir. Aktarımda analist talebin ötesine cevap vermelidir ki böylece öznenin bilinçdışının bildiği farz edilen özne olarak Büyük Öteki’ni muhatap alan sorusu, yani analizanın sorusu analizde var edilebilsin. Lacan işte bu yüzden aktarım fenomeninin kendisinin, sözün aksiyonunu destekleyen bir konuma yerleştiğini söylemiştir. Analizde sözün aksiyonu, geçmişin varlığını taşımaktır: Burada “bir eylemin” varlığı, bir “eylemin üretimi” söz konusudur ve bu, aktarımın ortaya çıkışında yaratıcı bir şey oluşturur. Bu yaratıcı bir şey neden yapılmıştır? Bu, özne bir şey “üretir”, bir şey “inşa eder” demektir. Bilinçdışına ait ne varsa ve öznenin bilmediği ne varsa, Öteki’nin bildiğini varsaydığı ne varsa, ona göre onların muhatabı bildiği varsayılan analisttir ama onun neyi bildiği tam olarak bilinmez. Ve analizde bilinçdışının dayanağı, bilinçdışını harekete geçiren budur ve bu analizde tekrarlamaya eklemlenir.

Bir analizde eyleme konan aktarımı niteleyen iki boyut vardır denebilir: Birincisi söylenemeyendir, ikincisi dil gibi yapılanmış olan bilinçdışıdır. Bu, bilinçdışı özne onu kendi hikâyesinde nasıl inşa ettiyse öyledir demektir, aktarımda kendini tekrar edecektir, aktarımda kendini eyleme koyacaktır.

Freud bunu zaten söylemişti: Bilinçdışı, nevrozun gerçeğe tutunduğu yerde kendini gösterir. Ve aktarımda özne, gerçek ve fantazmının inşası arasındaki bağlantıyı nasıl kurduysa ona göre tekrar edecektir. Freud’un ”o neredeyse, ben orada olmak zorundayım” formülündeki gibi bilinçdışında bastırılan, kaçan neyse kendini tekrar eder ve aktarımda ortaya çıkar, yani orası benim hikâyemdeki bilinçdışıdır ve o analitik çalışmada ben de orada olmalıyım demektir. Eylemde tekrarlama söz konusudur, öznede iz bırakan gösterenlerin eylemde kendini göstermesi söz konusudur. Ama yokluklarını yansıtan bir varoluşla kendilerini ortaya koyarlar. Çünkü gerçekte tezahür eden tekrarlama, otomaton simgeselleştirilebilir değildir; demek ki öznenin tarihinde bu gerçekle karşılaşma eksiktir. Ve şunun altını çizmek önemlidir: Özne bu gerçeği gösterenlere tercüme eder ama aynı zamanda bu gerçeğin tezahürleri simgeselleştirilemez ve aktarımda eyleme konur.

Öznenin gösterenle bir ilişkisi vardır, tabii bu gösteren gösterilenle ilişki içindedir, fakat gösterilende kendisini temsil edemeyen bir şey olduğu için o, bilinçdışı zincirde gösterge düzeyinde kalır ve bu şey göstergeden göstergeye aktarılır. Ve işte bu göstergenin, gösterenler arasındaki indirgenemezin temel bir işlevi vardır: Lacan, gösterge eylemin ve arzunun mevcudiyetinin bir vasıtasıdır der, yani bu vasıtayla arzu tezahür eder ve bu vasıtayla analist aktarımı yönlendirebilir. Aktarımın temelinde olan indirgenemez bir şeydir, söylenemez bir şeydir ve dilin ötesindedir. İşte bu sebeptendir ki aktarım yorumlanmaz. Örneğin aktarım içinde analizana şöyle denemez: ”Bu rüya bilinçdışı arzunuzu gösteriyor, o da şudur ki babanıza olduğu gibi bana âşıksınız.” Aktarım yorumlanmaz çünkü savunmayı güçlendirmek üzere bilinçdışı boyutu ortaya çıkarır ve bu öznenin çalışmasını durdurur. Analist bu yeri boş tutmak zorundadır, böylece analizan bu boş yere, o yarığa Öteki’ndeki gösterenin eksikliğini, kendisindeki boşluğu getirebilsin ve fantazmının küçük a nesnesini inşa edebilsin.

Öznenin çalışması için bilmeyi istemesinin gerekliliği böylece anlaşılır. Lacan “Büyük Öteki’nden ötekine[9] adlı seminerinde, analitik eylem kendisini ”bilgiye dair teşvik” olarak gösterir der. Bu ne demektir? Bu, analist eyleminde bilgiye teşvik etmelidir anlamına gelir. Ve eğer Freud’un serbest çağrışım kuralı, yani aklına gelen her şeyi söylemek düşünülürse, bu tam olarak şunu vurgulamaktır: Analizan orada olduğu düşünülmediği, nerede olduğu da bilinmediği bilginin ortaya çıkmasını beklemek, onu aramak zorundadır. Bu, nerede olduğu bilinmeyen bir bilginin aranmasıdır, “hiçbir yerde” ortaya çıkması beklenemeyen bu bilgi sonra nerede ortaya çıkarsa birbirinden farklı ”hiçbir yerler” arasında bağlantılar kurulabilir. Ve analistin eylemi, o zamana kadar bilinmeyen bir bilgiyi analizanın beklemediği yerde ortaya çıkartmak olacaktır. Orada olduğu düşünülmeyen yerde, o ”hiçbir yerde” bilginin ortaya çıktığı noktada, yani Öteki’nin olmadığı yerde, işte burada bildiği farz edilen özne kurulur.

Bazen bir öznenin semptomlardan muzdarip olmasına rağmen kendisini tanıdığı ve kendisi ile ilgili öğreneceği bir şey olmadığını söyleyerek bir analize başlamaya direndiğini fark edilir. Bu ne demektir? Bu öznenin sadece bastırılmış bilinçdışı bilgiyi saklayan ama her şeyi bildiğine inanarak bilinçli bir bilgi inşa eder gibi üretilen semptomların ağırlığını ifşa ettiği anlamına gelir. Öyleyse her şeyi bildiğine inanan bu nevrotik öznenin bilgiye dair istek duyması için onu angaje etmek analistin yapacağı hakiki bir eylemdir. Ve analist ona kabaca ”bildiğine inanıyorsun ama hiçbir şey bilmiyorsun” diyemez. Bu eğitsel, pedagojik, süperegoya dair bir prensip düzeyinde olurdu, ”bir hata yaptın hatanı düzelt” düzeyinde olurdu.

O zaman analist bunu yapmazsa ne yapar ve eylem düzeyinde olan nedir? Analist her şeyi bildiğine inanan analizanın bağlantılar kurmasına alan bırakacaktır ve analistin eylemi, ”her şeyi biliyorum”a da alan tanıyarak bilgideki boşluk noktalarını, delikleri analizana tanıtmak olacaktır. Ve bildiği farz edilen özne de buradan kendisi kurulacaktır. Yani analistin eylemi analizanın tanımadığı, boşlukta kalan bir konuyu onun sezmesi için bırakırken savunma ve ketlenmeyi alımlamaktır. İşte bu yüzden Lacan bir tarafta sözce [l’énoncé] yani analizanın ağzından çıkanlar vardır diğer tarafta ise bunların ötesinde sözceleme [l’énonciation] vardır der; sözceleme söylenenin ötesindedir, yani o bilinçdışından gelir. Analitik eylem buraya oturur: Öznenin bölünmesinden doğan öznenin arzusunun nedenini ortaya çıkarmak, yani bir tarafta özne her şeyi bildiğine emin olduğunu zannede dursun, diğer tarafta bir eksik ve küçük a nesnesi vardır. Bu nesne gerçekten, söylenmesi imkânsız olandan yapılmıştır ve bu nesne ele geçirilemez, o hem varlıktan hem yokluktan yapılmıştır. İşte bilinçdışıyla bu yöntemle çalışılacaktır.

Lacan bunu şöyle söyler: Küçük a nesnesi bilgide meydana gelen bir şeyden çok öznede meydana gelen, bir değişim, metamorfoz yaratan, eyleme konan bir bilgidir. İşte bu yüzden analitik yorumlama eylem düzeyinde olandır, üreten bir eylem düzeyindedir ve bilgiye dair bir etkiyi hedefler. Ne ölçüde bilgiye dair bir etki hedeflenir? Bu, bilinçdışı bilgi hakikat statüsünde olmadığı ölçüde mümkün olur demektir: Her seferinde çalışma bir hakikati hedeflediğinde analist, çalışma başka bir yöne de gidebilsin, bir hakikatte donup kalmasın diye gerekli boşluğu bırakır.

Bu sebepten Lacan, psikanaliz, özneyi teşvik eder ve onu bildiği farz edilen özne ile buluşmaya teşvik eder der fakat bu müdahalede küçük a nesnesinin tahliyesi söz konusudur, bu demektir ki dışarı atılan hakikatin boşluğunu temsil ettiği kadar bu nesnenin kendisi de tahliye edilir ve analist onun yerine gelir.

Lacan analitik eylemin gizem ve paradoksu olarak adlandırdığı şeyi işte buraya yerleştirir ve bunu şöyle söyler: Psikanalist psikanalizin ne olduğunu bilir ve onun nereye götürdüğünü bilir ama bunu bilirken aynı zamanda kendi eylemini nasıl ilerleteceğini de bilir mi, yani analist analitik eylemde ne yaptığını bilir mi bilmez mi?

Bundan, psikanalist için analizanıyla analitik eylemi ilerletmenin birçok biçimi olabileceğini çıkarsıyorum, buna başlangıç olarak psikoloji ve psikiyatri eğitiminden geçmeyi, bir yandan klinik pratik edinirken bir yandan Freud’un ve Lacan’ın teorisini öğrenmeyi dâhil ediyorum. Ama aynı zamanda süpervizyon vardır ki psikanaliz pratiğini sürdüren pratisyen süpervizörüne vakalarını süpervizyona götürür, vakalarından bahseder ve kendi eyleminden bahseder.

Bu süpervizyon neye yarar? Bunu değişik biçimlerde söylemek mümkündür ama kendi analitik formasyonunu göstermeye yarar denebilir, analitik teorini kendi pratiğinde nasıl eyleme konabileceğini kanıtlamaya yarar denebilir: Bu, nasıl çalıştığını ve çalışmasını nasıl doğruladığını gösterir demektir. Amacın ağırlığını böylece kavrayabiliriz çünkü söylenebileceğin ötesine varan etkisi ve indirgenemez boyutu içinde, analistin analizanın üzerindeki eylemini doğrulamak söz konusudur. Analitik eylemi süpervizyona götüren için analizanının ağzından çıkanların ötesini kavraması, söylediklerinin ötesini kavraması söz konusudur, yani onun sözcelemesini anlaması söz konusudur.

Bundan itibaren süpervizyonda analizanına, hastasına yaptığı yorumların neler olduğundan bahsedecektir ve hangilerinin eyleminin etkisi olduğundan, eyleminin sonucu olduğundan ve onun eyleminden yola çıkarak üretilen çalışmadan bahsedecektir: Örneğin, sessizlik, seansın kesilmesi, kısa seans, yorum, sesteş sözler analizanda nasıl bir etki yaratmıştır? Süpervizyon, eylemin kendisini aşanı kavramaya hizmet eder, bilinçdışı bilginin nasıl oluştuğunu ve onun analizan üzerindeki etkileri kavramaya yarar. Vakasını süpervizyona getiren klinisyenin böylece analizanının bilinçdışı arzusunun nedeni olan nesnenin hangisi olduğunu belirlemesi söz konusudur.

İşte böylece, süpervizyonda analitik eylem çalışılmaya koyulur. Ama analitik eylemin kanıtlamanın başka bir yolu daha vardır: Bu da analizini sonuna kadar getirerek analizanın analist olmasıdır ve analizan olmaktan analist olmaya geçişine tanıklık etmesidir. Analizin sonundaki hangi müdahalenin analizana, yani artık analist olan analizana kendi eylemini yapması için imkân tanıdığını anlamaya çalışalım.

Analizinin sonunda analiste dönüşen analizanın artık fantazmına dair çalışacağı hiçbir şey yoktur. Onu artık beslemez anlamında fantazmını katetmiştir, ona artık malzeme sağlamaz, demek ki onu tüketmiştir; işte bu anlamda onu katetmiştir. Ayrıca bununla birlikte özdeşleşmelerin düşüşünden bahsedilir. Analizan, analist olma virajını döndüyse artık özdeşleşmeler kuramaz çünkü artık onlar düşmüştür. Analist açısından özdeşleşmelerin düşmesinin iyi bir şey olduğunu eklemek gerekir. Bu analitik eyleminde, analist olarak hastasıyla özdeşleşmeyecek olduğu anlamına gelir çünkü analizanına yansıtmaması için kendi Benliğinin narsistik imagosundan arınmış olması gerekmektedir.

Analizan, analist olduğunda fantazmını destekleyerek gerçeğe yönelen bir virajı döner. Bu müdahaleyi gerçekleştirerek, yani kendi için bu eylemi gerçekleştirerek, kendi analizanı ile yürüteceği analitik eyleme ulaşması böylece anlaşılır. Bunun anlamı şudur: Analizanı çalışabilsin diye gerektiği kadar sessizliği koruyabilir, yorumlarında çifte anlamlılığı işletebilir, analizanın söylediklerinin altındaki öteki anlamı çalışabilir çünkü kendi fantazmına dair bu işlemi daha önce yapmıştır. Kendisi öznenin ilgasından [destitution] geçmiştir, bileceği hiçbir şey kalmamıştır, analisti artık bir désêtre, varlık-olmayan olarak gördüğü için onda bilgi olduğunu farz etmez. Lacan onun farz edilen bilgiye dönüştüğünü söyler. Öyleyse onun nasıl bu bilgiye dönüştüğü sorulabilir.

Arzusunun nesnesi olarak zannettiği her şeyi, bilinçdışının doğumu olarak çalıştığı her şeyi, küçük a nesnesi biçiminde ele almıştır; bu nesne, gerçekten yapılmıştır, bu nesne analitik çalışma boyunca kaybolur, düşer, bir artık bırakır. Analizan analiste dönüştüyse, bu onun analizde çalıştığı küçük a nesnesinin kaybının bir sonucu ve bu kaybın etkisinin kanıtıdır. Analizandan analiste geçiş işte budur: Bu küçük a nesnesine bir “delik açmak” demektir, bilinçdışında onun dibini delmek demektir ve onu tahliye etmek demektir. Analizanın analiste dönüşmesinde gerçekleştireceği eylem budur ve bu onun analizanıyla analist olarak analitik eylemini gerçekleştirmesine imkân tanır. Analist olmaya bu geçişle artık analistinin onu dinlemesini beklemez, onun bakışını beklemez; kendisi nesne gibi, daha kesin olmak gerekirse ses nesnesi gibidir ve kendi hastasını dinleyebilir çünkü kendi Benliğinde görmek istediklerinden bunalmış değildir. Ve böylece artık, analist olarak, kendi hastasıyla analitik eylemi gerçekleştirebilecektir.

* Bu metin, Saint Benoit Lisesi’nde düzenlenen 24 Eylül 2016 tarihli “Eylem ve Ketlenme” adlı sempozyumda sunulmuştur.

[1] Jacques Lacan, Le Séminaire. Livre V, Les formations de l’inconscient: 1957-1958, haz. J. A. Miller, Paris: Seuil, 1998.

[2] Sigmund Freud, A Child is Being Beaten, SE Vol. XVII içinde, London: The Hogarth Press.

[3] Jacques Lacan, Le Séminaire. Livre X, L’angoisse: 1962-19563, haz. J. A. Miller, Paris: Seuil, 2004.

[4] Henri Beyle Stendhal, Kırmızı ve Siyah, çev. Şerif Hulusi, İstanbul: İletişim Yayınları, 2013.

[5] a.g.y.

[6] Gustave Flaubert, Duygusal Eğitim, çev. Cemal Süreya, İstanbul: İletişim Yayınları, 2007.

[7] a.g.y.

[8] a.g.y.

[9] Jacques Lacan, Le Séminaire. Livre XVI, D’un autre à l’autre: 1968-1969, haz. J. A. Miller, Paris: Seuil, 2006.

Comments are closed, but trackbacks and pingbacks are open.