PSİKANALİZ ARAŞTIRMALARI DERNEĞİ (PAD) NİYE VAR?

Psikanaliz Araştırmaları Derneği 2018 yılında Freud’un ve Lacan’ın öğretisini tanıtmak, yaymak ve geliştirmek amacıyla İstanbul’da kuruldu. Bu olayın tam gününü söyleyecek olursak, bu 4 Temmuz 2018 günü gerçekleşti.  Aslında ilk bakışta her ne kadar yeni görünse de, bu kuruluş tarihinin arkasında neredeyse on yılı kat eden inişli çıkışlı bir deneyimin üzerine inşa edilmiş bir hareket mevcut. Bu deneyim Freud’un ve Lacan’ın, Psikanaliz eğitimi nedir? ve Bir kişi nasıl psikanalist olur? sorularına verdikleri cevapla yakından ilgili. Bu kuruluş süreci psikanalizin sıkı sıkıya iletilmesi ve geliştirilmesi için şart koşulan üç temel öğeyi içeriyor: kişisel psikanaliz, süpervizyon ve teorik eğitim. Bunlar psikanalizin gerek şartlarıdır; her ne kadar yeter şartı olmasalar da bunlar olmadan olmaz. İşte PAD bu somut zemin üzerine Freudcu ve Lacancı psikanalizi aktarmak için kuruldu. Derneğin amacı ilk başta ve her şeyden önce bu temel üçlüye dayanmaktadır: kişisel psikanaliz, süpervizyon, teorik eğitim.

Eğer bir psikanaliz derneği kuruyorsak aklımızda tutmamız gereken, her çağın kendi ruhunun ve her dönemin kendi şartlarının olduğudur. Çatışmaları, iş birliklerini ve dayanışmayı ya da potansiyel olarak bir arada durabilmeyi kişisel bir sorun düzeyinden algılamak hiç işe yarar bir yöntem değil ancak bütün bunları içinde yaşadığımız çağın çeşitli semptomatik tezahürleri olarak görürsek teorik analizimiz bir anlam ifade etmeye başlayacak. Zamanımızı ve onun ortaya çıkardığı öznelik türlerini anlama göreviyle yüz yüzeyiz.

Nasıl Freud uygarlıktan, dinden, savaştan ve barıştan, aileden, cinsellikten ve başka bilumum toplumsal fenomenden bahsettiyse ve nasıl Lacan toplumsal bağların kurulmasından, kapitalizmden, bilimin ve bilginin statüsünden söz açtıysa aynı öyle. Freud’un çağında onun için en başta histerikler vardı ve yasa -ya da büyük harfli Yasa- bugünkü halinden farklı bir şekilde alımlanıyordu. Freud’un, hastalarının doktorlara güven konusunda doktorlarını çeşitli olumsuz sınavlardan geçirmelerinden sitem ettiğini bilsek de durum bugünküyle kıyaslanamazdı. Bugünkü egemen kültür kuralları koyduğu düşünülen Öteki’nden şikâyet etme, ona kusur bulma, onu yetersiz olarak görme kültürüdür. Özneler Öteki olarak gördükleri kişileri, kurumları eleştirmekten geri durmuyorlar. Onları otoriter olmakla, kendilerinden alınan bir yeri başkalarına vermekle ya da büsbütün yetersiz olmakla suçlayabiliyorlar. İşte bu şikâyet etme ve suçlama kültürünün yarattığı iklim psikanalitik kurumları da etkiliyor ve bu hengamenin içinde psikanalitik kurumların kendilerine bir yol, bir yön bulmaları gerekiyor. Bu öyle bir zaruret ki bazen acele etmeyi gerektiriyor, bazen ise -her ne kadar paradoksal görünse de- durup beklemeyi. Yeterince acele ettik ve yeterince bekledik. Ne eksik ne fazla.

Öznelerin her türlü talebini dikkate alan eksiksiz bir Öteki inşa etmek mümkün olmadığına göre nasıl bir tutum almak gerekiyor? Buna verilecek cevap çağımızın özneliğinin nasıl bir görünüm aldığına ilişkin verilecek cevapla yakından ilişkili. Bu noktada sık tekrar edilen bir kavrama gönderme yapmak yerinde olur: “deregülasyon” ya da Türkçesini söylersek “kuralsızlaşma.” Kuralsızlaşmaya gönderme yapmak eski otoriter yapılara bir özlemi ifade etmek zorunda değil. Bu kavramı önce iş süreçlerinin kuralsızlaşmasında ve iş güvencesinin ortadan kalkmasında gördük. Bu git gide yayıldı ve uluslararası ilişkileri düzenleyen eski antlaşmaların yıkılmasıyla birlikte bir tür hukuksuzluğun yayılmasında başka bir doruk noktasına ulaştı. Aslında bunun yeni bir tarafı yok, yeni olan bu kuralsızlaşmanın git gide gündelik hayatın içinde insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen toplumsal kuralların bir tür çözülmesinde ifade bulması. Hal böyle olunca psikanalitik kurumların ve toplulukların da kendilerini bürokratik olmayan belirli kurallarla yapılandırma ve yeniden yapılandırma ihtiyacı baş gösterdi. Buradaki iki alternatif söz konusu: Kuralsızlık ve kurallarla olabildiğince sağlamlaştırılmış bir özgürlük. Bunlar arasında bir seçim yapmak gerekiyor. Kuşkusuz biz ikincisinden yana olduğumuz için bu yolu seçtik. Kuralsızlık içinde kalmak, sadece kendisi yasa olmaya ve o yasayı dayatmaya çalışan tiranlara destek olmak olur, oysa her şeye kendisi karar verme hevesinde olan küçük diktatörlerin zamanı çoktan geçmedi mi?

Lacancı olduğumuza göre ve bürokrasiden ya da otoriterliğin aracısı haline gelmiş, getirilmiş bürokratik metinlerden taraf olamayacağımıza göre, Lacancı olmak demek neye bağlı olmayı gerektiriyor diye kendimize sorduk. Lacancı olmak hiç kuşku yok ki adı Lacancılıkla birlikte anılan “önemli” figürlere yakın olmakla da olamaz, çünkü bunun psikanalizin vadettiği özgürlükle zerre kadar ilgisi yok. İnsan bu kadarcık özgürlüğü bulabilmek için niye psikanalize ihtiyaç duysun ki? Bu denli asgari eşiklerin ötesine geçmek ve özne olmanın sunduğu ya da en azından ufka yerleştirdiği özgürlüğü inşa edebilmek için psikanalizin aktarılmasının sağlam bir zemini olması gerektiği aşikâr. Bu, kişisel analizin, süpervizyonun ve teorik eğitimin yarattığı alanın içinde mümkün, onun berisinde değil. Bu üç alanı eklemlemeyen bir psikanalitik hareket tasarlamak yol açacağı sorunların yanında kendi hayatiyeti konusunda da ilerletici olmayacaktır, kumdan kaleler yapmanın zamanı değil. Nasıl Lacan kendi yolunu bulmak konusunda otantik bir eylem gerçekleştirdiyse şimdi bizim de bu yöntemi izlemek konusunda tereddütlü olmamıza gerek yok. Lacan daha 1963’den itibaren, bir yol ayrımı gerçekleştikten hemen sonra, psikanalizin nasıl kalıcı olabileceği ve psikanalistlerin eğitimi sorusunu gündemine almıştı. Lacan’ın çağı Freud’unkinden farklıydı, Lacan’ın zamanında otorite karşıtı bir söylem hemen her şeye damgasını vurmuştu, bu o dönem için her zamankinden daha doğruydu. Bugün ise farklı bir dönemdeyiz, otorite karşıtı olmak ve özgürlük çağrıları çok kolayca mevcut bütün yapılara karşı sitemkâr ve suçlayıcı bir tutuma dönüşebiliyor. Veyahut politik doğruculukla birleştirilmiş tutturma şeklinde imgesel bir hak talebi ortaya çıkıyor. Ve sonuç kaçınılmaz biçimde kuralsızlığın ilerlemesi oluyor. Sitem etmek, şikâyet etmek ya da suçlamak daima yıkıcı sonuçlara yol açmaz elbette, bazen bu bir ilerlemenin, donmuş, katılaşmış bir jargonun yenilenmesinin parçası da olabilir. Bizim PAD’ni kurmaktaki amacımız gerçekten özgürlükçü ve psikanalizi taşıyabilecek bir alan yaratmaktır.

Lacancı psikanaliz öylesine verimli olanaklara sahip ki neden çok azıyla, bunun kırıntısıyla yetinelim? Neden kendimizi nesnel olarak ele alınamayacak ve çağın ruhunu yansıtan verimsiz talepler içinde boğulmaya mahkûm edelim? Psikanaliz elbette bir risk içerir, özne düzeyinde bu risk analize analist olma arzusuyla giren bir kişinin bu süreçten analist olmaktan vazgeçmesini dahi içerir fakat bu öznenin öznel sorumluluğuna gönderme yapan bir risk alanıdır. Buradaki riskleri ortadan kaldıracak, her şeye kadir ve her şeyin garantisini veren bir dernek, bir hareket, bir Öteki olamaz. Analist olmak bir vaat değildir, hiç kimse başka bir kimseye analist olacağının garantisini veremez, analist olmak arzunun yol gösterici rehberliğinde ortaya çıkacak bir şeydir. Onun güzelliği de buradan gelir.

Hiç kuşkusuz dünyanın pek çok ülkesinde farklı farklı Lacancılıklar mevcut. Bir coğrafyadan diğerine Lacancılığın, Lacan’a bağlı olmanın neleri içerdiğine ilişkin farklı görüşler var. Tabiri caizse bir tane Lacan yok, çoğul olarak Lacanlar var. “Psikanaliz tek bir biçimi olan bir düşünce değildir.” Lacancı olmak Lacan’ın metinlerine bağlı olmak mı demek? Kaldı ki bu metinler çok katmanlı ve çoğul anlamlı değiller mi zaten? Ya da Lacancı olmak kurumsal bir bürokratik metni tartışmadan kabul etmek mi demek? Bu zaten Lacan’ın 60’larda eleştirdiği bir şey değil miydi? Ya da adına layık bir Lacancı olmak belli konularla ilgilenmek mi demek? Belli tartışmaları yapmak mı demek? Bütün bunlar açık bir sorular alanını, Eski Yunan’daki anlamıyla bir forum’u teşkil ediyor. Buradaki sorular sorulmaya devam eden, edilmesi gereken sorular.

Lacan’ın Freud gibi kendi psikanalitik mirasını emanet ettiği kimse olmadığına göre, bu alandaki olası riskleri de düşünerek, Lacancı psikanalizin aktarılması ve kalıcılaşması etrafındaki meseleleri sürekli biçimde tartışmak gerekiyor. Bazen belirli kültürel alanları çalışmak ve bunu Lacancı psikanalizin bize sağladığı teorik araçlarla yapmak Lacancılık olarak telakki edilebiliyor. Bunun bazen, her ne kadar böyle sınıflamalar tartışmalı olsa da, Anglosakson bir Lacancılık olarak adlandırıldığı olmuyor değil. Ya da bazen Lacan’ın adı onun teorik katkılarının büyük kısmından bihaber “klinisyenler” tarafından klinik uygulamanın belli bir alanına odaklanmış bir ışıklı tabela gibi, sloganlara indirgenmiş cılız, renksiz bir laf cambazlığı olarak kullanılıyor. Lacan’ı çalışmak, özümsemek, aktarmak bunlardan daha fazlasını hak ediyor kuşkusuz. Tartışmaları karışık hale getirmeden, ilk düzeyde basitçe şunu söylemek doğru olur; bizim derneğimiz üç ana öğeye dayanıyor: kişisel psikanaliz, süpervizyon ve teorik eğitim. Freud’un çizdiği bu tablonun bugün de geçerli olmaması için bir gerekçe göremiyoruz. Tartışmalar ve fikir alışverişleri bu üçlünün içinden doğabilir. “Hakiki Lacancılık bu!”, “hakiki Lacancı biziz!” tarzında beyhude atışmaların içine çekilmektense Lacan’ın ve takipçilerinin metinlerini okumak için vakit geldi de geçiyor bile. Türkiye’de de bunu yapmaya kararlıyız. Türkiye’de Lacancılığın geleceği, yeterince büyük ve kalabalık bir ülkede bu harekete katılmaya gönüllü olacak insanların ne şartlarda ve nasıl ortaya çıkacaklarıyla yakından ilişkili. Çağın ruhu işimizi kolaylaştırmasa da herkesin işin kolayına kaçtığını söyleyemeyiz. Lacancı psikanalizle gerçekten ilgilenmek isteyen insanlar daima oldu, böyle olmayanlar da. Kolayca ilerlemek hayali Türkiye’yi dünyanın başka herhangi bir ülkesinden daha kötü konuma getirmez, bu yaygınlaşmış bir “veba.” Bu bizim kadim modernleşme tartışmamızla ilgili: Batılı mıyız? Doğulu muyuz? Psikanaliz gibi “Batılı” bir disiplin bu bünyeye uygun mu değil mi? Batılıların Oryantalist fantezileri karşısında, aşırı şekilde kendi özgünlüğümüze vurgu yapmadan -kaldı ki her ülkenin kendine özgü şartları varken- ama özgün bir bileşim nasıl olabilir? Türkiye’de Lacancılık henüz ilk sayfasının açıldığı yazılmayı bekleyen bir defter. Henüz onun tarihini yazmak için çok erken, onun var olmasını edilgen biçimde beklemek için ise çok geç. Yelkenler rüzgarla dolduysa halatları çözmek gerekmez mi?

Özgür Öğütcen