Nevroz, Psikoz ve Sapkınlık Hâlâ Bize Yeterli mi?*

Özgür Öğütcen

Hastalarımdan şöyle şeyler duyuyorum ara sıra: “Bana bir ilaç verin, bütün acılarımı hemen geçirsin ve beni hemen mutlu etsin. Böyle bir ilaç yok mu?” İngilizcede “drug” kelimesi hem yasal-tıbbi ilaçları hem de bizim Türkçe’de “madde” dediğimiz şeyleri adlandırdığı için, “ilaç” kullanımının tıbbi ve diğer türündeki ilişkiyi daha iyi ifade ediyor. Eroinin başlangıçta morfin bağımlılığının tedavisi için geliştirilmiş bir “ilaç” olduğunu hatırlarsak bu kelimenin ifade ettiği şeyler daha iyi anlaşılabilir. Dolayısıyla bir hastalık için ilaç kullanmak istemek sadece basit bir olgu değil, bu, insani acılara ve öznel sorumluluğa ilişkin yaklaşımın önemli bir biçimini teşkil ediyor. Ve buradaki “hemen”e, onun ifade ettiği aciliyete dikkatimizi yöneltmeliyiz. İlaca dayanan biyo-kimyasal ve diğer ilişkili yaklaşımlar karşılarında sadece yaşayan bir varlık değil konuşan-bir-varlık olduğunu genellikle göz ardı ediyorlar. Bu aciliyeti, hemen çözüm bulma ve hemen iyileştirme meselelerini bir kenara not edelim.

Bugün “yeni semptomlar”dan bahsedeceğiz, bunların gerçekten var olup olmadığını sorgulayacağız. [...]. Eğer yeni bir şeyler varsa bunlar büyük ölçüde “bağımlılık” kavramının altında tartışılıyor, bağımlılık kavramı bir şekilde psikopatoloji alanı için temel adlandırıcı sıfatlardan birisi haline gelmiş durumda. İnternet bağımlılığı, madde bağımlılığı, porno bağımlılığı ve -neden olmasın- bulimia gibi olgular bile bu alanın altında değerlendiriliyor. Lacancı psikanaliz bütün bu olguları organik bedenin ve onun psişik simgeselleştirilmesinin bir ara yüzü olarak ele alıyor. Özneden bağımsız, Öteki’nden bağımsız bir “tanı” düşünmüyor. Ve yine Lacancı psikanaliz bir meta olarak ilaçların rolünü geç kapitalizm koşullarından ayrı düşünmüyor. Dolayısıyla semptomlar ya da yeni semptomlar Öteki, Baba-nın-Adı, fallus, cinsellik ve Yasa bağlamında düşünülmeli ve yeniden düşünülmeli. Lacan’ın, analistin çağının öznelliğine dâhil olması gerektiğini söylediğini hatırlamalıyız; bir şey daha diyor Lacan, bilinçdışı iki boyuta sahiptir: yapısal (ki bu zamanın dışındadır) ve medeniyetle ilgili bir boyut (ki bu da güncel olan neyse onunla ilişkidedir).

Semptom, ki Freud’dan bu yana bunu biliyoruz, çabucak ortadan kaldırılması gereken bir hastalık değildir. Ve en başından itibaren Freud semptomun belirli özelliklerini açıkça kavramıştı. Neydi bunlar? Semptom öznenin elinde tuttuğu bir jouissance’ı ima ediyordu ve semptom irade ya da davranış aracılığıyla çözülmüyordu. Freud’un kısa süreli terapi yapan, semptoma odaklı terapi yapan ilk terapist olduğunu unutmamalıyız. Freud’un ilk terapileri bugün için bakıldığında çok kısa sürelerde sonlanmıştır. Bugün yaşasaydı, Freud bundan dolayı epeyce bir takdir alırdı herhalde. Ama Freud hızlıca şunu anlamıştı: Sadece semptomu ortadan kaldırarak iyileşme mümkün değildi. Freud’a göre, bir semptom ortadan kalkınca, kişi bir başkasını yaratma yeteneğindeydi. Bunu özneleri değerlendirirken aklımızdan çıkarmamalıyız; bir semptom ortadan kalkmış, bir başkası yerine geçmiş olabilir, tam da iyileşti dediğimiz anda bu olmuş olabilir. Semptomun o en içteki çekirdeğine dokunulmamıştır çünkü. Doğal ki analizin amacı bir semptomun yerine bir başkasını koymak olamaz. Dora’yı hatırlayın, öksürüğünün yerine afoni (konuşamama) geçmişti. Freud aynı zamanda bu türdeki, semptom giderici, kısa süreli terapilerin sorunu çözemeyeceğini iddia etmişti. Freud’un bunları söylemesinin üzerinden neredeyse yüz yıl geçti. Ve her vakayı kendi tekilliği içinde ele alma zorunluluğu hâlâ önemini koruyor.

Semptom tekildir! Bu yüzden her semptom kendi içinde kendine özgü bir yan taşır. Bu özgüllük nerede peki? Bu, her öznenin kendi bilinçdışından özgün keyif alma biçiminin onun semptomu olduğunu ifade etmektedir. Semptomumuzla keyif alırız! Bu ifadenin muğlaklığının farkındayım! İnsan kendisine acı verdiğini söylediği, hatta bu acıyı deneyimlediği şeyden nasıl keyif alabilir? Konuşan öznenin bölünmüş olduğunu, ağzından çıkanların ağzından çıktığı gibi ele alınmaması gerektiğini unutmamalıyız. Keyif alan “o”dur, radikal olarak yabancı bir “o.” Jouissance bu radikal olarak farklı keyfin adıdır işte! Bir paket çikolata yiyip, bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha, bir tane daha yemek jouissance değil de nedir? Bunun tatmin edilebilen ve doyuma ulaştırılabilen ihtiyaçla bir ilgisi yok o halde. Lacan XI. Seminer’de[1] şöyle diyor: “Olanlar, harfi harfine öznenin dediği gibi alınmamalıdır –zira bizim işimiz tam da bu rastlantıyladır, her an karşımıza çıkan bu köstekle, bu pürüzledir. Öznenin durumunu oluşturan şeyle ilişkilerini yeni bir gözle çözerken bize tam olarak bu idrak biçimi yön verir.” Ağızdan çıkanları harfi harfine duymayı bir kenara bırakmalıyız, kendi tekilliği içinde semptomda konuşan şey öznenin jouissance’ının hususiyeti ve sonunda da tekilliğidir.

“Semptom nedir?” sorusunu tekrar soracak olursak, buna pek çok yanıt verilebilir. Ama şöyle demekle yetinelim, semptom öznenin keyif alma biçimidir. Türkçe’de daha iyisi olmadığı için kullandığımız keyif kelimesi yetersiz kalıyor; bu yüzden keyfin yerine acılı bir keyfi ifade eden jouissance kelimesini olduğu gibi, çevirmeden bırakabiliriz.

Bir hastam kendisine bir “tanı” söylemem için durmadan beni zorluyordu:  “Bipolar mıyım?”, “Kişilik bozukluğu muyum?”, “Narsisistik kişilik bozukluğunu okudum tam bana uyuyor.” diyordu. Tanıya niye bu kadar önem verdiğini sorduğumda, eğer bunu bilirse, “farkındalık” kazanacağını ve sorunlarıyla daha iyi baş edeceğini iddia ediyordu. İnternetten sürekli olarak bu “hastalıklara” hasredilmiş İngilizce bloglar ve forumları takip ediyordu, oralardan öğrendiklerini gelip bana soruyordu. Bir gün bir forumdan kendisinin “Alfa erkeklerin kurbanı olan kadınlar”dan olduğunu öğrendiğini ve bunun kendisinin yaptığı bütün her şeyi açıkladığını söyledi. Ben ona bu “alfa erkeklerin kurbanı olan kadın” durumundan çıkmasında hemen yardım etmeliydim. Psikotik hastalarımda bu tür imgesel ve telafi edici arayışları büsbütün olumsuz bulmuyorum, onlar böyle şeyler anlattığında dinliyorum ve bunun faydalı olabileceğini düşünüyorum. Ama iş nevrotik kişilere gelince durum değişiyor: “Bahsettiğim kadın ne arıyor?”, “Onun durumu ne?” sorularını kendime soruyorum. Bu “tanı çılgınlığı” yaşadığımız çağın bir boyutunu ifade ediyor olabilir. Psikiyatrinin kendisi de bu tür bir “sahte-adlandırma” çılgınlığı içinde değil mi? “Bipolarlar,” “beden dismorfik bozukluklular,” “dissosiyatifler” vs. vs. diye bir takım “kimlikler” psikiyatri ve bu anlayışa yakın yazın tarafından üretilmiyor mu? Bu olgu, yani sahte-adlandırma olgusu ve bundan bir tür kimlik edinme olgusu özdeşleşmenin işleyişinde bir değişiklik olduğuna işaret ediyor olabilir. Bu yatay özdeşleşmenin ana modeli alkolikler için oluşturulan Adsız Alkolikler gruplarıydı, buradaki işleyiş yarı-dini ve yataydı. Bu anlayış hemen bütün sözde “bozukluk” gruplarına sahip hastalara yayılmış gibi görünüyor. Bu tür bir kimlik oluşumu, grubun idealizasyonunu ve çapraz-özdeşleşmeleri aşırı şiddetlendiriyor ve sonuçta o kişinin özgünlüğü ortadan kalkıyor ve özneyi sınırlayan koşullarla bir karşılaşma yaşaması neredeyse imkânsız hale geliyor. Sonuçta hastalar bir dizi çıkmazla baş başa kalıyorlar, bunu en iyi bu tedavilerin çok yüksek olan tekrarlama oranlarında görebiliriz.

Geçenlerde gördüğüm bir kadın hasta kendisinin “sosyal endişe”si olduğunu söylüyordu ama kendisi böyle düşünmüyordu, kendisi “sosyal fobi”si olduğunu düşünüyordu. “Sosyal endişe” lafı terapistinin ona dayattığı bir şeydi. Kendinden bahsederken, “terapistimin dediğine göre” kalıbını çok kullanıyordu: “Onun dediğine göre bende sosyal endişe varmış... Onun dediğine göre ben mükemmeliyetçiymişim... Onun dediğine göre bağımlı biriymişim...” Hasta babasıyla ilgili, onun nasıl biri olduğuyla ilgili bir soru sorduğumda ağlamaya başladı ve neredeyse bir yıldır süren diğer terapide bir kez bile ağlamadığını, şimdi niye ağladığını anlamadığını söyledi. Çünkü diğer terapist ağlamanın güçsüzlük olduğunu ima etmişti. Sözünü ettiğim öznellik kaybı işte tam da böyle bir şey, bu hastaya konuşması için bir alan sunmuyor, ona sadece bir takım reçeteler sunuyor. Ne için? Tabii ki bunlarla özdeşleşmesi için, bunu yapamayan hastalar kendilerini suçlu ve beceriksiz hissediyorlar.

Yirmili yaşlarda başka bir erkek hastam ise bana ilk geldiğinde “dissosiyatif kimlik bozukluğu” olduğunu söylemişti, bu onun fikri değil, gittiği doktorun fikriydi tabii ki. Hasta aylar boyunca bu kişiye gitmiş, o da onda bir takım “alter egolar” bulmuştu, daha doğrusu icat etmişti ve hastadan bunları bütünleştirmesini istiyordu. Bunu yapmayı çok istemiş, ama bir türlü becerememişti, sonunda da doktor ona kızarak hastayı tedaviden çıkarmıştı. Hasta buna rağmen doktoru aramış ama doktor telefonlarına çıkmamıştı. Sonuçta büyük bir hayal kırıklığı ve suçluluk içinde bana gelmişti.

Bu örnekler çoğaltılabilir. Bu örneklerin tümünün ifade ettiği olguyu nasıl anlayabiliriz? Bunu anlamakta Lacan’ın bize nasıl katkıları olabilir?

Öncelikle Lacancılığın yukarıdaki hasta örneklerinde bir kısmını belirttiğim türdeki toplumsal bağlara ve bunlara dayanarak üretilen müdahalelere karşı eleştirel olduğunu belirtmeliyim. Her semptom içinde konumlandığı kültürel pratikler bağlamında ele alınmalıdır, ama sadece bu kadar değil tabii. Her kültür öznenin keyfini düzenlemek için, kendi yasasını dayatmak için kelimelerle belirli bir ilişki kurmak zorundadır ve bu her kültürel bağlamın kurucusudur. Kültür gösterenlerden bağımsız değildir. Kültüre boyun eğmemiz, varlığımızın ötekilerle etkileşim içinde konuşmaya bağımlı olmasından ileri gelir. Kültürel taleplerin ve bunların öznelliğin yapılanmasındaki temel rolünün karşısında keyif ve arzu, toplumsal idealleri ezip geçer ve bunlar kültür tarafından sağlanan anlama ve gösterenlere indirgenemez. Özneden ve Öteki’nden kaçıp kurtulan şey objet petit a’dır. Bu objet petit a özneyle ilişkili bir şeydir, onun arzusunun nesne-nedenidir. Herhangi bir somut nesneye indirgenemez. Böylece hem dil, hem yasa ve hem de sınır olarak bütün kültürler öznenin cinsellik, yiyecek ve aşk gibi arzu nesneleriyle ilişkilerini fantazm aracılığıyla yaratırlar ve buna aracılık ederler. Bugün ilaçlara ve maddelere öznenin arzusunu doyuran nesneler olarak git gide büyüyen bir talep var. İnsanlar tarihte her zaman ilaç ve madde kullanmıştı. Ama bugün bu yükseliş, ilaçların objet petit a’nın temsilcileri olarak yükselmeleri, arzuya bir yanıt oluşturuyor. Daha az arzu ama daha çok keyif talebi var burada. Yukarıda saydığım olgularda olan şey, öznelerin toplumsal bağdan çıkmalarıdır; ya da Öteki’yle ilişkilerinin değişmesidir. Herkes kendi şahsi keyfinin ve kendi çözümlerinin yolundadır. Özneler kastrasyonun ve eksiğin derin etkilerinden kaçmaya çalışıyorlar. Bir kişi bir kez simgesel düzene girince bir eksiğe, varlıktaki bir eksiğe maruz kalır. Bu eksik, Öteki’ndeki bir eksikle bir aradadır, bunun üzeri ilaçlarla, ideolojilerle, gündelik hayatın dramalarıyla ve bilimsel bilgiyle kapatılmaya çalışılır. Lacancı özne normlara değil bu kayba uyum sağlamak zorunda olandır. Eğer onu norma uydurmaya çalışırsak, “uygun ve normal” davranışların ve “uygun ve normal” bilişlerin peşinde oluruz. Bu, Lacancılığın özneyi özgürleştirmeyi hedefleyen amaçlarından oldukça farklıdır.

Geç kapitalizmde jouissance ve doyum bir görev haline gelmiş durumda. Kırklı yaşlarda erkek bir hastam, Cuma günü yaklaşınca endişeye kapılıyor, eğer o gün için bir planı yoksa, dışarı çıkmıyorsa, kimse kendisini bir yere davet etmediyse kendini çok kötü hissediyordu. Dışarıda herkesin eğlendiğini, seks yaptığını, esrar kullandığını ama kendisinin “bir loser” olarak evde oturduğunu söyleyerek buna derin derin içerliyordu. Ondan sonra, az da tanısa, arkadaşı olmasalar da hemen birilerini arayıp yanlarına gitmeye çalışıyordu. Bir görev duygusuyla eğlenmeye ve o gece seks yapacak birilerini bulmaya çalışıyor ve bu böyle sürüp gidiyordu. Gittiği yerlerde de yeterince eğlenemediği, fotoğraflarda çirkin çıktığı ve insanların onu istemediği hissine kapılarak kendisini daha da suçlu ve daha da hayal kırıklığına uğramış hissediyordu. Bugün bizden talep edilen şey kendimizden hoşlanmamız, zayıf olmamız, sürekli gülmemiz, dişlerimizin bembeyaz olması, mümkün olan her fırsatta seks yapmamız vb. vb. Bunu yapmak için bir sürü madde, içki ve araç var. İnsanlar tarih boyunca içki içtiler, madde kullandılar, bir takım araçlarla zevk aldılar; ama bugün olan şey, bu keyfin sınırının olmamasıdır. Bütün bunların verdiği mesaj şöyle: “Eğer kaybetmek istemiyorsan hiçbir şeyi kısa kesmen gerekmiyor, sonuna kadar gitmelisin!” Başka bir deyişle, tarihte hiçbir şey, hiçbir zaman tam, eksiksiz bir eğlence vaadi olarak bu kadar çok satılmamıştır. Bu deneyimin parçası olamayanlar “loser”lardır. Az önce bahsettiğim Cumaları dışarı çıkan hastam, bir taraftan da hiç arkadaşı olmadığını, birlikte eğlendiği insanları eğlenmek dışında aramadığını, onlarla bir şey paylaşmadığını söylüyordu. Bu ona toplumsal bir bağ, bir ilişki sağlamıyordu. Facebook’ta 5000’e yakın arkadaşı olan ama dertleşmek için arayabileceği kimsesi olmayan bir hastamı da size söylemek isterim. Yaşanan bu ortak deneyimler, en azından bir düzeyde Öteki’ni içermediği için, kişileri toplumsallaştırmıyor. Tam tersine izole ve yalnız bireyler yaratıyor. Bu farklı bir jouissance türü, kaybı ve kastrasyonu örtmeye çalışan bir jouissance türü. Ama kayıp ve kastrasyon olduğu yerde duruyor, bu kişiler psikotik değiller.

Özneler bütün bu yaşananların pasif kuklaları değiller tabii ki, özne düzeyinde belirli bir seçim yapılıyor, bu yüzden de bu kişilerle analitik bir çalışma mümkün görünüyor. Bu seçim yaşayan varlığın, bedenin düzeyinde yerleşmiş durumda; hemen doyuma yönelen, hızlı bir şeyler arıyorlar ama toplumsal bağın içinden geçmeden. Böyle bir dizi hastam oldu: İşten çıkar çıkmaz eve koşan, saatlerce porno izleyip, mastürbasyon yapan ve fast-food yiyen hastalar. Onları daha az doyum veren, daha yavaş, ötekileri içeren bir ilişkiye ne razı edebilir? Psikanalitik çalışma dışında...

“Yeni semptomlar”la ilgili söylenen özelliklerden birisi de bunların aktarımsal olmaması ve bu nedenle analitik çalışmaya dirençli olmaları. Bu yüzden aktarımsal bir alanın (yani özne- Öteki alanının) yaratılması ve sürdürülmesi çok önemli bir konu. Çünkü yaşadığımız çağda üzerimizde hızlı bir jouissance alma baskısı var. Bunun doğrudan bir sonucu doyumsuzluğa, arzuya ve toplumsal ilişkiye kalan alanın git gide küçülmesi. Başka bir deyişle artan oranlarda bir keyif alma-tüketme kültürü baskın hale geliyor, kendimizi tatmin olmuş hissetmek zorunda buluyoruz. Ve pek de-iyi-hissetmeme, mutsuz hissetme git gide dayanılmaz hale geliyor.

Öyle zamanlarda yaşıyoruz ki amaç ve anlam olmadan bir vakumun içine sürükleniyor gibiyiz. Bazı hastalarımdan bildiğim bir olgu bu: Sanki onları niteleyen, kendilerini birlikte tanımladıkları hiçbir akademik, politik, bilimsel, mesleki gösteren yok gibi. Sadece tüketmek ve haz almak istiyorlar, nasıl göründükleri çok önemli bir gündem, yeterince eğlenememekten şikâyet ediyorlar, Facebook’ta paylaştıkları bir gönderi yeterince “like” almazsa üzülüyorlar... Doyum alma bir tür diktatörlüğe dönüşmüş gibi. Bunun yanında psikosomatik semptomlar, piktogramlarla öğrenme, depresyon, anksiyete, intihar, yeme bozuklukları, panik ataklar, kendini kesme git gide artıyor. Kendinin yetersiz olduğunu düşünme ve kendi değerini küçültme de çok sık görülüyor. İnsanlar kendilerini “tükenmiş, bitmiş” hissediyorlar ve tüketimden çok yoğun bir duygusal doyum bekliyorlar. Ama yukarıda söylediğim gibi, sonuçta objet petit a somut bir nesne değil!

Aslına bakılırsa, çağımızdaki kültürden dolayı kendimizden hoşlanmamız gerekmesi, daha çok şikâyet etmemize yol açıyor; her şeyden şikayet ediyoruz. Bu huzursuzluğu, bir doyum ve jouissance etkisi üreten semptomlarla çözmeye girişiyoruz. Bu tür bir kültür, öznelerden şikâyetlerine öznel ve tekil çözümler bulmalarını istemekte daha az talepkâr ve özneler bundan sorumlu oldukları hissini daha az hissediyorlar. Bu tekil çözümler, öznenin hayatın sorunlarıyla yüzleşmesi aracılığıyla ortaya çıkabilecek çözümler. Şu anda olan ise tam tersi: bu kültür özneye dışsal çözümleri dayatıyor, bunun sonucunda da özne bu dışsal çözümlere git gide daha bağımlı hale geliyor. “Ben bipolarım,” “ben alfa erkeğin kurbanıyım,” “depresyon bir beyin hastalığıymış ve benim ömür boyu ilaç kullanmam gerekiyormuş” demek ya da madde kullanmak bu dışsal çözümlerin bazıları.

Lacan, 1972’de Milan’da verdiği bir konferansta modern dünyada kapitalist söylemin baskın hale geldiğine işaret etmişti. Bilimdeki gelişmeler, pazar ekonomisi ve liberal demokrasinin ortaya çıkışı bu harekete katkıda bulundu. İnsanlara jouissance’ı yasaklayarak, paylaştırarak ve düzenleyerek birleştiren yasanın yerini bireysel özgürlük ideali aldı; bu ideal bir kişinin alabildiği kadar keyfin peşinde olmasını ve bunu ötekilere satabildiği kadar satmasını içeriyor. İnsanlar bugün eğlence sektörü adı altında kendilerinin ne kadar eğlendiğini, ne kadar neşeli ve sağlıklı olduklarını teşhir edip, bunu satmaya çalışmıyorlar mı? Artık kullanım değeri olan bir meta bile değil, bu deneyim satılmaya çalışılıyor.   

2000’li yıllarda klinik pratiklerine başlayanlar, görünürde Freud’un ve Lacan’ın zamanında gördükleri semptomlardan farklı semptomlarla karşılaştılar. Bu klinik durum bir tarafında dışarıdan gözlemlenebilen bütün semptom kümelerine bir ad verip, bunları “bozukluk” olarak ilan eden DSM sisteminin de etkisini iyiden iyiye artırdığına tanıklık etti. “Yüzey” ve “derinlik” ayrımı, “semptom” ve “yapı” ayrımı göreceli olarak silikleşti. Freud, psikanalizi “derinlik psikolojisi” olarak ilan ettiğinde, yüzeyde görünen semptomların ardında işleyen ve bunları belirleyen daha derin süreçlerden bahsetmişti. Bugün bu ayrımın önemini vurgulamak her zamankinden daha önemli görünüyor. O halde önümüzde duran sorular şunlar: “Yeni semptomlar var olsa bile yeni yapılar var mı?” Dijitalleşme olgusu, her şeyin başına –siber ekini getirip bir siber-özneden, bir siber-mekândan ve hatta bir siber-semptomdan bahsetmemizi meşrulaştırabilir mi? İnternetle ilişkilendirilen bir dizi “bağımlılık” semptomu –“internet bağımlılığı”, “porno bağımlılığı”, “kompulsif alışveriş”, “internet kumarı” vb.- bize gerçekten “yeni semptomlar” olduğunu mu söylüyor? Lacan’ın “kapitalist söylem” adını verdiği söylem biçimi - dört söyleme ek olarak- bütün bu olup bitenleri anlamamızda bize nasıl yardımcı olabilir? Batı cephesinde yeni bir şey var mı?

Freud, psikopatolojileri sınıflandırma çabasında –örneğin histeriyi obsesyondan ayırabilmek için- bütün bu yapıları birbirinden ayıran şeyin ne olduğunu bulmaya ve bunları formalize etmeye çalışmıştı. Ve hiçbir zaman bu projesini tamamlayamadı. Ama onun ortaya koyduğu ayrım üç temel klinik yapıya dayanır: nevrozlar, psikozlar ve sapkınlıklar. Ve bunların alt kategorilerini –nevroz için obsesyon, histeri ve fobiyi; psikoz için paranoya, melankoli ve şizofreniyi; ve sapkınlık için sadizm, fetişizm ve mazoşizmi- ortaya koydu. Bu klinik yapılar, her biri kendisini oluşturan temel bir mekanizmayla tanımlanıyordu: bastırma, men etme ve inkâr. Psikanaliz açısından semptom ile yapı birbirinden kesin olarak farklı kavramlardır. Bir semptom –örneğin anoreksik bir semptom- nevrozda da psikozda da gözlemlenebilir. Freud’a göre, bütün semptomlar, belirli bir düzeyde, kendi yorumunu bekleyen, şifrelerinin çözülmesi gereken mesajlardır. Peki, semptomun mesajı kime, nereye yönelmiştir? Ve analitik bir semptomla salt bir semptom arasında bir ayrım var mıdır, bir semptom ne zaman analitik bir semptomdur?

Semptomun mesajı büyük Öteki’ne yöneliktir, onun hitap ettiği alan büyük Öteki’dir, semptom Öteki’ne yönelik gizlenmiş bir taleptir. Ve semptomun anlamı büyük Öteki’nden gelir. Lacan’ın deyimiyle semptom öznenin keyif alma biçimidir. Psikanalitik semptom, diğer terapilerdeki ve tıptaki semptomdan farklıdır: Psikanaliz dışında semptom, ortadan kaldırılması gereken bir engelken, psikanalizde semptom keyfimin, jouissance’ımın kaynağıdır; semptomum ortadan kalkarsa bunun bedeli öznelliğimin yıkımı olur. Bunun sizlere yabancı, tuhaf görünebileceğini biliyorum. Freud’un ünlü Küçük Hans vakasını[2] düşünelim: Hans’ın “at fobisi” onun için babasal işlevi destekleme işlevi görmüyor muydu? Ya eğer bu semptom olmasaydı ne olurdu? Freud’un amacı sadece semptomu ortadan kaldırmak olsaydı bunun Hans üzerindeki sonuçları ne olurdu?

Semptom jouissance’ın kaynağı dedim; peki jouissance ne demek? Jouissance ilk anda akla hazzı, doyumu getirebilir. Ama jouissance bunlardan radikal olarak farklıdır. Yemeyi düşünün, acıktığımızda yemek yeriz, doyarız ve yemeyi bırakırız. Böylece açlıktan kaynaklanan gerilim ortadan kalkar. Bu gerilim ortadan kalkınca daha fazla yemek yemek istemem. Ama iş jouissance’a gelince durum çok farklıdır; jouissance doyum bittikten sonra yemeye devam etmek, rahatsız olsak da yemeye devam etmektir. Bu durum bizi rahatsız eder ama yemeye devam ederiz: Kusana kadar, ağzına kadar, dolana kadar yeriz. Burada sonsuz bir tekrarla karşılaşırız. Jouissance işte bu fazla, bu aşırılıktır. Jouissance gün boyu mastürbasyon yapmaktır, gün boyu fast-food söyleyip yemektir vs. vs.

Bir semptomu analitik bir semptom yapan ise onun aktarımsal hale gelmesi, aktarım içinde analiste yönelmesidir. Yeni semptomlarla ilgili tartışabileceğimiz konulardan biri, yeni semptomlarda aktarımsal olmaya direnen bir şeyin olup olmadığıdır. Yeni semptom denilen olgular analiste yönelme özelliğini taşırlar mı? Analist hastanın bütün acılarının ve keyfinin kaynağı haline geldiğinde, yani hasta için analist objet petit a konumunu aldığında analiz doğru yoldadır. Peki burada bir tıkanma varsa, analist sadece hastanın kendisi gibi birisi, bir küçük öteki olarak görülüyorsa ya da sadece yargının ve anlamın kaynağı olan bir büyük Öteki ise analiz nasıl ilerleyebilir?

Yakınlarda gördüğüm altmışlı yaşlarda bir kadın hasta “alkol ve esrar sorunu” olduğunu söyleyerek bana başvurmuştu, sadece üç dört seans gelip devam etmek istemediğini söyleyen bir e-mail atarak çalışmayı sonlandırdı. Tanısal sorunu bir süreliğine bir kenara bırakacak olursak, ki tanı için yeterli bir süre geçmemişti, bu kişi alkol ve esrar kullanımını benimle birlikte ele alabileceği bir sorun olarak görmüyordu, sadece bunun bir sorun olduğunu beyan ediyordu. Yine kısıtlı bilgiye dayanarak şöyle denebilir, bu kişi için alkol ve esrar jouissance’a ulaşmasında çok kolay ve hızlı bir yol teşkil ediyordu. Onun açısından bu semptomlar anlamı araştırılması gereken, şifreleri çözülmesi gereken mesajlar değildi; bütün mesaj kendi içindeydi, kendi kendineydi. Onun bir eksiği ve dolayısıyla bir arzusu var mıydı? Onun bilgiye ve Öteki’nin aracılığına ihtiyacı var mıydı? Burada terapiste bir yer var mıydı? Terapiste düşen tek rol onun “alkol ve esrar sorununun” tanıklığıydı sanki, o kadar. Konuşulacak, diyalektikleştirilebilecek bir şey yoktu. Günümüzdeki –Lacancı psikanaliz dışındaki- tanısal yaklaşımların yüzeysel semptomlara odaklanmaları bu yeni semptomların hızlı ve doğrudan jouissance sağlama yolları olmasını konu edinmiyor, hatta buna yol veriyor bile denebilir. Böylece git gide artan oranlarda “monosemptomatik hastalar” oluşuyor. Sanki bu hastalar şöyle diyor gibiler: “Ben sadece alkol sorunu dediğim şeyin geçmesini istiyorum, o kadar; bunun arkasında bir şey olduğuna ve bunun konuşmayla düzeleceğine ve bu ilişkinin sizi içermesi gerektiğine ve sizin bu konuda benden daha bilgili olduğunuza inanmıyorum.”

Piktogramların, resimli öğelerin git gide metinlerin, sözün ve yazının yerini alması psikanalize duyulan inancın değişmesinde belirli bir yankı buluyor. 140 karakterde görüş ifade etmeye zorlanan bireyler herhangi bir konuda bilgi ve fikir sahibi olmanın yıllar alabileceğini kabul etmekte zorlanıyorlar. Bu terapistlerle ilişkide de söz konusu; terapisti bildiği-farzedilen-özne konumuna yerleştirmek, en azından bazı özneler için, geçmiştekinden daha zor oluyor. Peki bu gerçekten böyle mi? Sosyologların iddia ettiği üzere baba işlevinde, babaya aile içinde bahşedilen rolde belirli bir aşınma olduğu ve bunun daha anksiyeteli öznelerin oluşmasına yol açtığı doğru mu? Bütün bu iddialara ihtiyatla yaklaşmalıyız, ama bu iddiaları göz ardı etmemiz gerekmiyor.

Yukarıda Lacan’ın kapitalist söylem kavramının adını söylemiştim sadece. Şimdi bununla yeni semptomlar arasında olası ilişkilerin ne olduğunu tartışmak istiyorum. Ve tabii eğer zaten bunlar Lacan’da belirli bir karşılık buluyorlarsa bunlara “yeni” demenin bir anlamı olup olmadığını da yeniden düşünmek gerekiyor. Lacan’a göre, öznenin, gösterenin, bilginin ve objet petit a’nın ilişkilerini düzenleyen temel matrislere söylem denir. Lacan bu söylemlerin dört tane olduğunu (Efendi, Analist, Üniversite, Histerik) söylemişti; ta ki 1970’lere kadar. 1970’lerde buna bir söylem daha ekledi: Kapitalist Söylem. Bu söylemi ayrıntılarıyla tartışmayacağım. Sadece, bugünkü tartışmalarımız bağlamında, bu yeni söylemin ortaya çıkardığı belli başlı durumları belirteceğim. Bunlardan ilki, kapitalizm koşulları altında toplumsal ilişkilerin farklılaştığını ifade etmesidir. İkincisi, bu yeni söylemde öznenin metalar aracılığıyla keyif almaya zorlanmasıdır, bunun ona emredilmesidir. “Keyif al!” Ve öznenin tükettiği her meta onda şu aynı hayal kırıklığı hissine yol açar : “Bu da değil!” Ve hemen hızlıca keyif alabileceği başka bir metaya yönelir. Bu döngü sonsuza dek devam eder, çünkü hiçbiri “o” aradığı şey değildir. Bu hayal kırıklığı döngüsüne eşlik eden şey derin bir suçluluk hissi ve anksiyetedir.

Tam da bu noktada bir hastamdan bahsetmek istiyorum. Bu ellili yaşlarında bir kadındı. Sınırlı bir parası olmasına rağmen internetten sürekli olarak ihtiyacı olmayan pahalı ve lüks parfümler ve makyaj malzemeleri alıyordu. Sonra da bunları hemen hiç kullanmadan dolabına kaldırıyordu. Ve bu döngü böyle sürüp gidiyordu, ta ki kredi kartları borç yüzünden kapanana dek; o zaman da bankadan kredi çekip var olan borçlarını kapatıyor ve alışverişe devam ediyordu. Aynı zamanda aşırı yemek yediği ve bunu takiben günlerce çok az şey yediği dönemler yaşıyordu. Bu kadının acılı jouissance’ı, kapitalist söylemin ona sunduğu metalar dünyasıyla iç içe geçmemiş midir? Ve buradaki jouissance o kadar hızlı, o kadar dolayımsızdı ki araya girebilecek herhangi bir müdahaleye tahammülü yoktu. Bunlar üzerine, bunların olası “öteki” anlamları üzerine ona sorular sorduğumda gülüp geçiyor, bir an bile üzerinde durmuyordu. Bu kadının “bilgi” ile hemen hiçbir ilişkisi yoktu, onu tanımlayan politik, felsefi, akademik, mesleki hiçbir gösteren yok gibiydi. Onun bir mesleği yoktu ve meslek edinmek istemiyordu. Girdiği işlerden sürekli çıkıyordu. Hiçbir mesleki, akademik, toplumsal grubun parçası değildi ve olmak istiyor gibi de görünmüyordu. Onun için arzuya direndiği tek alan, yemeyi reddettiği, aç kaldığı anlardı sanki; böylece kapitalist söylemin onu tüketmeye zorlayan emrinden kaçınabiliyordu ama burada da “hiçliği” yiyerek bir jouissance buluyordu. Onun Gerçek’i neredeydi?

Semptomların, şifresi çözülmesi gereken mesajlar, büyük Öteki’ne yönelmiş mesajlar olduğu görüşünü belirli bir döneme kadar Lacan’da paylaşıyordu. Freud, psikanalizdeki semptom anlayışının tıptaki ile aynı olmadığını, semptomun öznenin işine yaradığını zaten söylemişti. Semptomun şifreli bir mesaj olduğunu söyleyen Freud’du. Ve şimdi “yeni semptom” tartışmasında bu bağlam tekrar ortaya çıkıyor; benim de yukarıda belirttiğim gibi, acaba yeni semptomlar şifreleri çözülmesi gereken mesajlar değiller mi ve büyük Öteki’ne yönelmiyorlar mı? Lacan 60’lı yılların başlarında, “Anksiyete” seminerinde[3], semptomun saf/pür jouissance olduğunu, yorumu davet etmediğini ve ne büyük Öteki’ne ne de analiste yönelmediğini zaten söylememiş miydi? Bu aynı zamanda Lacan’ın dilbilimden esinlenen bir semptom anlayışından topolojiye ve Gerçek’in kliniğine geçişinin bir işareti değil midir? Artık semptomun özne için en iyisi olduğu aşikârdır! Hatta analizin sonu “semptomla özdeşleşmek”tir, “sinthome” olmaktır. Bu aynı zamanda kapitalist söylemin ortaya atıldığı aynı dönemdir, Lacan burada, bu yeni söylemle, özne, Öteki, gösterenler ve ana gösteren arasındaki ilişkide bir değişiklik olduğunu ifade eder. Kapitalizm özneleri arzuya değil, hızlıca ve doğrudan jouissance alabilecekleri metalara bağlamaktadır ve bu insanlar arası ilişkinin bir tür çözülmesini ifade eder.

Bipolar bozukluk, dikkat eksikliği hiperaktivite bozukluğu, anoreksi, bulimiya, obsesif kompulisf bozukluk, porno bağımlılığı, internet bağımlılığı, irritabl barsak sendromu vs. vs. Bütün bu adlandırma çılgınlığının kendisi yaşadığımız geç kapitalizm döneminin bir semptomu olabilir. Her şeyi bölüp, parçalayıp, bunlara ad vermek, bunların kendisini hızlıca tüketilecek metalara dönüştürmek anlamı taşımıyor mu? Geriye kalan his ise derin bir hayal kırıklığı ve aradığım bu değil duygusu oluyor. Aynı kişi bir gün bipolar oluyor, ertesi gün dikkat eksikliği, sonraki gün ise kişilik bozukluğu! Bu nasıl mümkün olabilir?

Dipnotlar

*Bu metin, Saint Benoit Lisesi’nde düzenlenen 10 Ocak 2016 tarihli "Psikanalizde Semptomun Güncel Biçimleri" adlı Psikanalitik Çalışma Günleri’nde sunulmuştur.

[1] Jacques Lacan, Psikanalizin dört temel kavramı – seminer 11. Kitap (1964), çev. Nilüfer Erdem, İstanbul: Metis Yayınları, 2013, s. 61.

[2] Sigmund Freud, Çocukta fobinin analizi – küçük Hans vakası. (1909), çev. Dilman Muradoğlu, İstanbul: Say Yayınları, 2010.

[3] Jacques Lacan, Anxiety – the seminar of Jacques Lacan book X (1962-1963), haz. J. A. Miller, çev. Adrian Price, Cambridge: Polity Press, 2014.