Freud'dan Lacan'a Oidipus Kompleksi*

Leonardo S. Rodríguez**

Çevirenler: Eda Bayrak, Sinem Acar***

Bölüm 1

Şibbolet[1]

Freud, Cinsellik Üzerine Üç Deneme makalesine 1920 yılında eklediği bir dipnotta şöyle yazar:

Oidipus kompleksinin nevrozların çekirdek kompleksi olduğu ve nevrozların özünün önemli bir parçasını oluşturduğu söylenebilir. […] Dünyaya her yeni gelen, Oidipus kompleksiyle başa çıkma göreviyle karşı karşıya kalır; bunu başaramayan herkes nevrozun gazabına uğrar. Psikanalitik çalışmaların ilerlemesiyle Oidipus kompleksinin önemi daha da açık hale gelmektedir; onun kabulü, psikanalizin yandaşlarını onun karşıtlarından ayırt eden şibbolet’i olmuştur (Freud, 1905d, s. 226).

Bu ifade, gerek Freud’un Oidipus kompleksini anlama şeklinin geçerliliği açısından, gerekse –her ne kadar nedenleri farklı da olsa aralarında bazı Lacancıların da olduğu– Freud sonrası analistler tarafından sorgulanan psikanalitik bir parola olması açısından dikkate değerdir. Bu eleştiriler yalnızca teorik değildir, ayrıca bizim pratiğimizle oldukça ilişkili olan klinik ve teknik noktalarla ilgilidir.

Oidipus ve Hamlet

Klinik ve kavramsal nedenlere ek olarak Freud, Oidipus kompleksi kavramını psikanalizde temel bir konuma yerleştirmek için önemli kişisel nedenlere sahipti. Onun kendi kendini analiz süreci olarak adlandırdığı süreçte, bir psikanalist olarak gelişmekte olduğu ve aynı zamanda psikanalizin gebelik süreci olan yıllarda Freud kendisini Sofokles’in klasik tragedyasında canlandırılan Kral Oidipus’la önemli bir özdeşleşme içerisinde bulmuştu. 1897 yılı Ekim ayında Wilhelm Fliess’a şöyle yazar (71. Mektup):

Kendine karşı tamamen dürüst olmak iyi bir pratiktir. Benim durumumda genel değere sahip olan tek bir düşünce açığa çıktı. Kendi durumumda da anneyle olan aşkı ve babaya yönelik kıskançlığı buldum. Histerik olan çocuklarda olduğu gibi çok erken bir dönemde olmasa bile bunu erken çocukluk döneminin evrensel bir olayı olarak görüyorum. […] Eğer öyleyse, Kral Oidipus’un hayran bırakan gücünü anlayabiliriz […] Bu Yunan efsanesi herkesin tanıdığı bir zorlantıyı yakalar, çünkü herkes kendi içinde onun varlığını hisseder. Her bir seyirci, kendi fantezisinde bir zamanlar Oidipus gibidir ve her biri bu fantezide gerçekliğe taşınan rüya doyumundan korkuyla uzaklaşır ve bu çocukluk halini şimdiki halinden ayıran bütün bir bastırma kapasitesi sayesinde gerçekleşir.

Daha sonra Freud, modern seyirciler için daha tanıdık olan bir başka tragedyayla karşılaştırma yapar:

Aklıma bunun, Hamlet’in durumunun altında yatan şeyle benzer olup olmadığına dair bir fikir geldi. Shakespeare’ın bunu bilinçli bir niyetle yaptığını düşünmüyorum, ama kahramanının bilinçdışında, şairin kendi bilinçdışına ait olduğu anlaşılan ve şairi tasvirleri için teşvik eden bazı gerçek olaylar olduğuna inanıyorum. Histerik-Hamlet “Vicdan korkak ediyor hepimizi.” sözlerini nasıl meşrulaştırabilir? Leartes’in ölmesine kesin olarak zemin hazırlayan ve saray görevlilerini hiç tereddüt etmeden ölüme gönderen adamın, yani amcasının öldürdüğü babasının intikamını almaktaki tereddüdünü nasıl açıklayabilir? Annesine olan tutkusundan dolayı babasına karşı benzer bir eylemi tasarlamış olduğu müphem anısının eziyetine karşı kendisini daha iyi nasıl savunabilir? Yani “Herkese layığına göre davranacak olursan kim kırbaçtan kurtulabilir ki?” Onun vicdanı, bilinçdışı suçluluk duygusudur. Ve sonunda, histerik hastalarımın olağanüstü bir şekilde yaptığı gibi, aynı rakip tarafından zehirlenmiş olan babasıyla aynı kaderi paylaşarak üzerindeki cezayı azaltmaz mı? (Freud, 1950a, pp. 263-266).

İki büyük yaratıcı tarafından oluşturulan iki büyük tragedya: Sofokles ve Shakespeare, Oidipus ve Hamlet. Freud neden psikanalizin şibboleti olarak Oidipus’u seçti de Hamlet’i seçmedi? İki tragedya ve iki kahraman arasında yakınlık olduğu fikri bir yorumdur, Freudcu bir yorumdur. Yıllar sonra Jacques Lacan, Hamlet üzerine yorum yaptığı bir dersinde (arzu ve arzunun yorumlanması üzerine olan VI. Semineri’nde) her iki metni ve bu metinlerin konularını karşılaştırmıştır. Lacan tragedyanın gizemi açığa çıkana kadar Oidipus’un kendi suçundan habersiz (yani, bilinçdışı) kaldığını, oysa Hamlet’in her zaman neler olup bittiğini bildiğini söyler. Freud tarafından analiz edilen “öldüğünü bilmeyen baba” rüyasındaki babadan farklı olarak, Hamlet’in babası ölü olduğunu ve bunun nedenini biliyordu. (Lacan, 2013, XIII–XIX. bölümler)

Freud Rüyaların Yorumu’nda “tipik” rüyaların yorumunu tartışırken, rüya görenin düşkün olduğu kişilerin ölmesi rüyalarının her iki karakter için de geçerli olduğunu söyler (Freud, 1900a, pp. 260–266).

Freud, Sofokles’in Kral Oidipus’unun temel özelliklerinin bir özetini ortaya koyar ve şöyle yazar:

Oyunun akışı, Laïus’un katilinin Oidipus’un kendisi, hatta onun Jocasta’nın ve öldürülen adamın oğlu olduğunu, gittikçe artan heyecan ve kurnaz gecikmelerle açığa çıkarma sürecinden –bu bir psikanaliz çalışmasına benzetilebilecek bir süreçtir– başka bir şey değildir. Oidipus farkında olmadan işlediği suç karşısında büyük bir nefretle dehşete kapılır ve gözlerini kör ederek evini terk eder. Kehanet doğrulanmıştır. […] Eğer Kral Oidipus günümüz izleyicisini zamanının Yunan izleyicisinden daha az olmayacak bir şekilde etkiliyorsa bunun anlamı, etkisinin yalnızca insanın isteğiyle yazgısı arasındaki zıtlıkta bulunduğu değil aynı zamanda bu zıtlığın örneklendirildiği malzemenin özel doğasında gösterilmesidir. İçimizde Oidipus’un yazgısının zorlayıcı gücünü tanımaya hazır hale getiren bir ses olması gerekir (Freud, 1900a, s. 261–262).

Ardından Freud, Shakespeare’ın tragedyasından bahseder:

[…] Shakespeare’ın Hamlet’inin kökleri de Oidipus kralıyla aynı topraktadır. Ama […] Oidipus’ta çocuğun temelini oluşturan arzulu fantezisi açığa çıkar ve bir rüyada olabileceği gibi gerçekleşir. Hamlet’te ise bastırılmış olarak kalır ve –tıpkı nevrotik vakalardaki gibi– onun varlığını yalnızca inhibe edici sonuçlarından öğreniriz. […] Hamlet, her şeyi yapabilirdi –kendisine bastırılmış çocukluk isteklerini gerçekleştirdiğini gösteren, babasını ortadan kaldıran ve annesinde babasının yerini alan adamdan intikam almak dışında. Bu yüzden onu intikam almaya sürüklemesi gereken nefret, kendisine cezalandıracağı günahkârdan çok da iyi olmadığını anımsatan, vicdan tartışmalarıyla, kendini suçlamalarla yer değiştirmiştir.

Ve sonraki basımına eklediği bir dipnotta şöyle söyler:

Hiçbir psikanalitik araştırma bulgusu, eleştirmenler tarafından, bilinçdışında devam etmekte olan enseste karşı çocukluk itkilerinin bu belirtileri kadar şiddetli karşı çıkışlara, reddedişlere ya da komik çarpıtmalara yol açmamıştır  (Freud, 1900a, s. 263).

Normatif Yapı

Freud psikanaliz tarihinin erken dönemlerinde Oidipus’un, insanın cinsellikle ilgili temel çatışmasının bir prototipi olduğunu fark etti.  Rüyaların Yorumu’ndan on yıl sonrasına, yani 1910’a kadar,  “Oidipus kompleksi” diye bir ifade hiçbir yayında yoktu (Freud, 1910h, p. 171).

Freud’un, Oidipus kompleksi terimini birbiriyle ilişkili iki farklı anlamda kullandığı açıktır. Oidipus‘u psikanalizin şibboleti olarak görmesine yol açan şey, bu iki anlamdan birine yaptığı vurgudur. Oidipus ilk anlamında, oldukça tipik olabilen psikolojik bir dramayı isimlendirir. Ama bu, bazı farklılıklara göre gelişen ve evrensel olmayan kişisel bir dramadır. Diğer anlamda ise bu kompleks, evrensellik iddiasındaki normatif bir yapı olarak tanımlanır. “Normatif” burada “zorunluluk” anlamındadır: “Yapamazsın” gibi bir yasak olduğu kadar “Yapacaksın” gibi bir emirdir de.

Yaşamın bazı önemli anlarının insanda yer edindiği ve kalıcı izler bıraktığı öznel bir drama olarak Oidipus komleksi, çocuğun annesini aşkın, arzunun ve hazzın (Lacan’a göre bu üçü farklı şeylerdir) nesnesi olarak keşfettiğinde yaşadığı çocukluk deneyiminin tutkulu ve tipik bir çatışmasını ifade eder. Bu nesne çocuğun kendisine ait olarak gördüğü, ama gerçekte ona ait olmayan bir nesnedir. Aşkın, arzunun ve jouissance’ın nesnesi olarak anne, çocuğun babasına ya da bu pozisyonu işgal eden herhangi bir kişiye aittir (bu aidiyet meselesi kültürden kültüre farklılık gösterir). Bu pozisyon kişisel bir tercih olarak değil, ailenin cinsel yaşamı üzerinde bir engel ya da onun yönelimini düzenleyen bir yasa, kültürel bir yasa olarak tanımlanır. Bu, Doğa kanunu olmamasınarağmen evrensel olan, şimdi ya da geçmişte bilinen her kültürde bulunan kültürel bir yasadır: Ensestin yasaklanmasının yasasıdır. Bu yasa evrenseldir, ama onun uygulanmasının etkileri daima tekil ve eşsizdir.  Bu durum, öznel etkileri ve benzer psikolojik deneyimleri aileden aileye, bireyden bireye farklı yapan şeydir. Bu farklılıklar, yasaya boyun eğmeye az ya da çok hazır olma derecesine ve yasayı bireylerin ve ailelerin yorumlama biçimlerine bağlıdır. Biz analistlerin hususi olarak ilgilendiği şey de, tam olarak, bu Oidipal normatif yapının tekil ve öznel etkileridir.

Hiçbirimiz Sofokles’in trajedisinde tarif edilen bu oldukça tekil durumu, divanımıza uzanan ve bilinçdışlarını bize emanet eden insanların ağzından duymayız. Kırk altı yıllık deneyimim süresince hiçbir hastamdan, yıllarca biyolojik anne ve babasının kimliklerinden tamamen habersiz olarak kalıp, bir yol kavşağında babasını öldürüp sonrasında annesiyle evlenmeye devam ettiğini, böylece bir şehri kurtardığını duymadım. Bu çifte suç –baba katli ve ensest– zaman zaman vuku bulur ama yaygın ailesel durumlar değildir. Yine de Freud bunu, yani ilksel bir yasaklamayla insan arzusunun tüm varyasyonlarına bulaşan ve onları işaretleyen yok edilemez arzuyu, bizi insan yapan şeylerin bir modeli, bir prototipi, bir paradigması olarak seçmiştir. Bu arzu, hem mahkum olduğumuz hem de şükran duyduğumuz arzuyla işaretlenmiştir ve geride bırakmak zorunda kaldığımız hayvansı tarafımızı insanlaştırır. Bu yasak, arzuyu ortadan kaldırmaktan çok onu canlı tutar.

Küçük Hans ve Kastrasyon Kompleksi

1909’da yayımlanan Küçük Hans vakası, Oidipus kompleksinin iki boyutunu ortaya koyar: normatif ve dramatik. Freud Hans’a doğrudan verdiği yorumla ilgili şöyle yazar:

[…] Ona tam olarak annesine olan düşkünlüğünden dolayı babasından korkmuş olduğunu açıkladım. Hans bu nedenle babasının ona kızmış olduğunu düşünmüş olmalı ama bu böyle değildi. Buna rağmen babası ona düşkündü ve o korkusuzca babasına her şeyi itiraf edebilirdi. O dünyaya gelmeden önce annesine olan düşkünlüğünden dolayı babasından korkmak zorunda olacak küçük bir Hans’ın geleceğini biliyordum [...] Hans da bir gün yolda babasına ‘Profesör tanrıyla mı konuşuyor? Çünkü her şeyi önceden söyleyebiliyor.’ demişti (Freud, 1909b, p. 42).

Lacan’ın bu yorumun geçerliliğini neden sorguladığını sonradan tartışacağız.

Aynı vakada Freud, daha önceki çalışmalarında var olan bir kavramı yeni bir terimle ortaya koyar. Bu da bir “kompleks”tir: kastrasyon kompleksi. Freud’un kastrasyondan kastettiği şey somut anlamda penisin yerinden çıkarılmasıdır (genellikle testislerin çıkartılması olarak uygulandığı anlamda değil). Vakada bu terimin geçtiği bölümler örnek niteliğindedir. Hans henüz üç buçuk yaşına gelmeden, “pipi” (Almanca orijinali Wiwimacher) olarak adlandırdığı penisine karşı canlı bir ilgisi vardı. Bir keresinde annesine şöyle sormuştu:

Hans: ‘Anne senin de pipin var mı?’
Anne: ‘Tabii ki, neden?’
Hans: ‘Sadece düşünüyordum.’

Hans, daha sonra ilgisini diğer canlılara ve organlara genişletmişti:

Bir keresinde yine aynı yaştayken bir ahıra gitmiş ve sağılmakta olan bir ineği görerek “Bakın, pipisinden süt geliyor.” demişti.

Freud’a göre Hans’ın pipilere olan ilgisi salt kuramsal değildi: “[…] Ayrıca onu pipisine ellemeye yöneltmişti.” Hans, üç buçuk yaşındayken annesi onu pipisiyle oynarken bulmuş ve tehdit etmişti:

“Eğer bunu yaparsan Dr. A.’yı pipini kesmesi için göndereceğim. O zaman çişini neyle yapacaksın?”
Hans: “Popomla.”

Freud şunu ekler:

Bu cevabı henüz hiçbir suçluluk duygusu olmaksızın vermişti. Ama bu onun, onu kabul etmemek için büyük bir çaba gösterseler de varlığını nevrotiklerin analizinde göstermek zorunda olduğumuz ‘kastrasyon kompleksi’ni edinmesinin nedeniydi. Bu unsurun bir çocuğun yaşamındaki değeri konusunda söylenecek önemli çok şey vardır (Freud, 1909b, p. 8).

Öznenin oluşumunda kastrasyon kompleksinin yorumu açısından Freud ve Lacan arasında bir farklılık vardır. Freud’un Küçük Hans vakasının ardından her iki kompleks arasındaki ilişki daha da yakın hale gelmiştir. Burada, Freud’un çalışmalarında bu iki kompleksin birbiriyle olan ilişkilerinin oldukça kısaltılmış bir versiyonunu sunuyorum.

 

Bölüm 2

Fallosentrizm

Freud, fallosentrizmin evrensel olduğunu, fallusun bir organ olarak ve cinsel farklılığın bir göstergesi olarak, herkeste var olduğu düşünülen bir varsayım olduğunu belirtiyordu. Ama bunun iki cinsiyete olan etkileri farklıdır. Erkek çocuk için penis, jouissance sağlayan ve erilliğin sembolü olarak değeri olan bir organdır ve kastrasyon kompleksi, penis çevresinde şekillenen düşünceler ve duygulardır. Ve kastrasyon kompleksinin, Oidipus kompleksinin çözülmesinde (Untergang) ya da yıkımında (Zertrümmerung) radikal bir etkisi vardır. Sonuç olarak erkek çocuk annesine yönelik erotik iddiasından feragat eder ve babanın yasasına itaat eder. Bu feragat, Oidipus kompleksinin mirasçısı olan süperego tarafından pekiştirilir. Süperego, bu seçime yönelik güçlü bir karşıt tepki oluşumunun yanı sıra, bu erken erotik-ensestiyöz seçimden geriye bir bakiye/kalıntı bırakır. Süperego, iki emir ile uzlaşma sağlar: Bir özdeşleşme, “Baban gibi olmalısın.” ve bir yasak, “Baban gibi olamazsın.” (Freud, 1923b, s.34). Babayla özdeşleşmenin, ertelenen erotik tatmin ile birlikte erkek çocuğun eril idealine yönelmesi üzerinde etkisi vardır. Nevrozların, sapkınlıkların ve psikozların kliniği bu eril idealin takip edilmesinde ve üstlenilmesinde erkek çocuğunun yaşadığı zorlukları gözler önüne serer.

Dişilliğin Ortaya Çıkardığı Sorular

Freud, iki kompleks arasındaki ilişkiden ve Oidipus kompleksinin kız çocuklarındaki sonuçlarından tam olarak emin değildi. Kız çocuk için Oidipus kompleksi, kastrasyon kompleksi deneyimi ile başlar: Kız çocuğu penisinin olmadığını algılar ve kastre edilmiş hisseder. Freud, kız çocuklarının da erkek çocuklar gibi fallosentrik olduklarını, erkek çocuklardan farklı olarak kendilerini “fallusu olmayan” olarak tanımladıklarını ve erkek çocuklardaki penise haset ettiklerini söyler. Freud’a göre kız çocuklarının hem kastre olmuş olduklarını hem de kadın olduklarını fark etmeleri zaman alır. Oidipus kompleksinin kız çocuklarında çözüme nasıl ulaştığı Freud için belirsiz kalmıştır. Ona göre kastrasyon kompleksi kız çocuğu için kendisi anne olduğunda ve kayıp fallus için bebeği vekil tayin ettiğinde çözülür. Ama kadınlarla yıllar süren çalışmalarından sonra bile kadınlığın gizemli doğasını çözemediğini, bir kadının ne istediğini bilmediğini itiraf etmiştir (Freud, 1925j, s. 244, fn1). 1925-1935 yılları arasında, yani Freud hayattayken, zamanın önde gelen psikanalistleri de bir kadın ne ister sorusu çevresinde tartışmaya devam etmiştir (Chasseguet-Smirguel, 1982; Soler, 2006). Bundan otuz beş yıl sonra Lacan –çoğunlukla da Encore seminerinde– kadının arzusu ve jouissance’ı ile ilgili bu tartışmayı yeniden açar (Lacan, 1998b). Ama Lacan, bu seminere gelene kadar da Oidipus ve kastrasyon kompleksleriyle ilgili Freud’un tezine bazen katılan bazen de ondan uzaklaşan önemli katkılarda bulunur.

Cinsel Fark ve Nesil Farkı

Freudcu tezden şu çıkarılabilir: İnsan cinselliğinin organizasyonunu yapılandıran ve normatif olan Oidipus kompleksi, insanlara gelişim yılları boyunca cinsiyetler ve nesiller arası ayrım yapma olanağı sağlar. Başka hiçbir hayvan türü cinsiyetler ve nesiller arasında –doğal cinsel karakterlerin algılanması temelinde ve doğa tarafından sağlanan, büyük ölçüde her türün genetik havuzunda yazılı olan anne ve baba işlevlerinin aktarılması temelinde– ayrım yapmakta başarısız olmaz. İnsanlara doğal cinsel karakterler ve annesel-babasal bir biyolojik bilgi (içgüdü) bahşedilir. Ancak bu karakterler ve nitelikler, insanın kendisinin erkek mi kadın mı olduğuna ya da aynı anda ikisi birden olamayacağına dair bir sonuca varması için yeterli değildir. O, oğlu olamayacak birinin, yani babasının oğlu ya da kızıdır; bu yolla üst nesille alt nesil birbirinden ayrılır. Bu, tüm akrabalık sistemlerinde ortaktır. Bizim türümüzde (cinsiyete ve ait olunan nesle dair) böyle bir bilginin öğrenilmesi “iz” ile olur. Lacan buna cinsiyetlenme der ve bunun şöyle sonuçları olabilir: Örneğin bir erkeğin normal cinsel özelliklerine sahip bir insan, kadın olduğu sonucuna varabilir (psikozda görülen sanrısal inançtan bahsetmiyorum).Ya da bu kişi bazen bir erkek bazen bir kadın olduğunu düşünebilir ya da bir kadınmış gibi davranabilir. Hatta aynı kişi hem erkek olmamayı hem de kadın olmamayı tercih edebilir. Ve başka birçok alternatif… Bunların her biri bu adam için bir miktar mutluluk ve mutsuzluk vaat eder.

Ayrıca, şu açık ki Freudcu kavramsallaştırmadaki tüm kurucu gücüne rağmen Oidipal normatif yapılar insan cinsel yaşamının tüm spektrumunu kapsamaz. İnsan cinsel yaşamında, nesiller arası ayrım ve cinsel bölünme kategorilerinin içermediği bir çeşitlilik vardır. İnsan dürtülerinin türevleri olan cinsel pratiklerin ve keyfin oral, anal, skopik ve sese dair modaliteleri ve bunların geniş yelpazedeki kombinasyonları, aslında “cinsiyetli” değildir, çünkü bunlar doğası gereği cinsel farkla ilgili değildir. İngilizcede sex (cinsiyet), Latincedeki “sectus”tan türer ve İngilizcede section, bölüm demektir. Biyolojik bakış açısıyla cinsiyet erkek bölümü, kadın bölümü ve bu kategorilerin dışında kalanlardan (bunlar psödohermafrodit olarak adlandırılır) oluşur. Ama kadın ve erkek arasındaki biyolojik cinsel farklılıklar aldatıcı kategorilerdir. Biyolojik olarak belirlenmiş cinsiyet, öznel pozisyonları tam olarak tanımlamakta yetersizdir. Erkek olmakla kadın olmak arasında belirsizlik yaşayan histerik nevrozdan tutun da, kadın ya da erkek cinsiyet kategorilerini reddedenlere ve transseksüalizme kadar bu öznel pozisyonlar çeşitlendirilebilir.

Lacan, Freud’un “Anatomi kaderdir.” aforizması hakkında konuşur. Bu söz, Napoleon Bonaparte’ın “İnsanın kaderi coğrafyadır.” (1912d, s. 189; 1924d, s. 178) sözünün bir varyasyonudur. (Napoleon bu sözü Moskova’da kar yüzünden aldığı yenilgi sonrası söylemiştir).

Freud bize anatominin kader olduğunu anlatır. Bildiğiniz gibi bazı zamanlarda bu formüle, onun tamamlanmamışlığına karşı durdum. Müsaadenizle, eğer anatomi terimine onun kati ve etimolojik anlamının vurguladığı ana-tomiyi[2], kesme işlevini bahşedersek bu formül doğru hale gelir. Aslında, anatomi hakkında bildiğimiz her şey disseksiyonla[3] bağlantılıdır. Kader, yani insanın arzu denen işlevle ilişkisi, sadece kendi bedeninin parçalılığı, işlevselliğinin belirli anlarının mahallinde yer alan kesme düşünülebilir olduğu ölçüde tam bir canlılığı varsayar.

Temel separtition[4] -separation değil içeriden partition- kendisini hem kökende hem de oral dürtü düzeyinde, [yani] arzunun yapılandırılması için olacak olanlarda kaydedilmiş olarak bulur.” (Lacan, 2014, s. 236–7) [Ayrıca bkz. Gorog, 2015].

Cinsel beden bir çeşit genelleştirilmiş Pavlov etkisine maruz kalır, yani Lacan ifadeyi psikosomatik fenomenlerle ilişkili olarak kullanır. Bu, başka bir düzlemde, insan bedeninin evrensel histerizasyonuyla ve gösterenin bir etkisi olarak diseksiyonu ile de tutarlıdır.

Genelleştirilmiş Sapkınlık

Ek olarak, insan cinselliği dediğimiz şeyin, kendiliğinden cinsel olmayan, ancak cinselleştirilmiş ve sıradan cinsel uygulamaların bir parçası ve parseli haline gelen doğal ve yapay fenomenlerle ortaya çıkan çeşitli faaliyetlerden, nesnelerden ve işlevlerden oluştuğunu düşünmeliyiz: yeme ve içme, dışkılama işlevleri, okuma ve yazma, konuşma ve dinleme, yönetme ve yönetilme, eğitim ve öğretim, bilim ve sanat. İnsan yaşamının ve ürünlerinin cinselleşmesinin bir sınırı yoktur. Bazı meslektaşlar, cinsel doyumu ve (daha sık olarak) doyumsuzluğu her şeyden türetebilen insanların normal cinsel yönelimi olarak genelleştirilmiş bir sapkınlık durumundan bahseder.

Lacan'ın tezlerini takip edersek tüm bunlar dilin yarattığı varlıklar olduğumuz gerçeği ile ilgilidir. Cinsel şeyin olağanüstü genişlemesini mümkün kılan, söylemin kullanımı ve dilin hareketidir; bunun yaşamlarımız üzerinde kesin etkileri vardır. Küçük Hans, annesi gibi çocuk sahibi olabileceğini söyleyebilir (ve bunu söyler de). Bu yalnızca bir kelime oyunu değildir; Hans bu fiili kullanır çünkü annesi ve diğer insanlar bu fiili kullanıyordur ve bunun, cinsel yönelimiyle ve cinsel konumunun belirsizliğiyle ilgili sonuçları vardır. Dilin bu biçimlendirici gücü, çocuğu insanların dünyasına dahil eden ve ona uzun süre bakım veren başka insanları gerektirir. Freud, çocuğun temel bağımlılığından sorumlu olan bir ilksel Hilflosigkeit (çaresizlik) durumu varsayar ve bu durum çocuğu yetişkin olmaya zorlar (ve bu çaresizlik, çocukluk ile son bulmaz). Bu yalnızca psikobiyolojik bir çaresizlik meselesi değildir, daha ziyade öznel bir çaresizlik durumudur. Çünkü prematüre doğarız ve Ötekinin arzusu aracılığıyla yaşamlarımıza etkili bir şekilde dahil olan kültürün merhametine kalırız.

İlkel Sürü Miti

Freud, kendisinin en iyi yazılı eseri olarak gördüğü, dört makaleden oluşan Totem ve Tabu kitabında, öznel etkisi Oidipus kompleksi olan ensest yasağının kültürel kökenine ilişkin bir açıklama yapmaya çalışır. Bu çalışmada, insanların ilk sosyal örgütlenmesi olarak farz edilen ilkel sürünün ilksel babasının oğullarının, işledikleri baba katli suçunun tekrarlanmasını önlemek için yarattıkları çözüm olan ensest yasağının kökenine dair varsayımsal bir açıklama önerir. Oğullar, grubun tüm kadınlarını tekelinde tutan ve topluluktaki tüm çocukların sahibi olan babanın zalim gücünden bıkmışlardır. Oğullar babayı öldürür ve ensestiyöz olarak tanımlanan ilişkilerin yasaklanmasını kurumsallaştırır (günümüzde, tüm toplumlarda olmasa bile çoğunda hala ensest olarak kabul edilen baba-kız, anne-oğul, erkek kardeş-kız kardeş ilişkileri bu tanıma girer). Onları motive eden şey, işledikleri suçtan doğan suçluluk duygularıdır. Totem, ölü babaya hem saygıyı hem de nefreti sembolize eder.

Freud bu hipotetik, kurgusal açıklamayı “bilimsel mit” olarak adlandırmıştır ve bunun doğruluğunu kanıtlayamayacağını ama bu doğrultuda bir şeyler yaşanmış olduğunu ve bunun insan kültürünün temeli olmaya devam ettiğini söyler.

Bu noktada, Claude Lévi-Strauss’un Freud’un mitik açıklamasına getirdiği eleştiri, Freud ile Lacan’ın çalışmaları arasında köprü kurmuştur.

Claude Lévi-Strauss’un Eleştirisi

Şehrin sokaklarında dolaşan sıradan ve erkek (ama şimdi tarif edeceğim varsayımsal sosyal deneyde, gerekli düzenlemeleri getirmiş olursak, bir kadın da olabilir) bir vatandaşı ele alalım ve bu kişi antropoloji veya psikanaliz bulgularına aşina olmayan ama iyi eğitimli birisi olsun ve ona şunu soralım: “Annenle evlenir miydin ya da evlenmeyi ister misin?” Muhtemel yanıtı ne olurdu? Muhtemelen şöyle bir şey söylerdi: “Neden bahsediyorsunuz? Siz delirdiniz mi?” Soru kelimenin tam anlamıyla akıl almaz, bazıları için ise günah ve mide bulandırıcı olurdu.

Akrabalığın Temel Yapıları” adlı çığır açıcı çalışmasında Claude Lévi-Strauss, kendisinin ve diğer antropologların, modern yapısal antropolojinin bilimsel ilkelerine ve metodolojisine göre yürütülen titiz araştırmalara dayandığı için bilimsel olarak kabul ettikleri bir açıklama sunar. Lévi -Strauss şöyle yazar:

“Totem ve Tabu teziyle ilgili beraberindeki tereddütlerle birlikte cesur varsayımlar ortaya çıkıyor. Hala bugünkü durumun nedenini açıklamak için […] uzak geçmişe bakmak ile […] daha modern, bilimsel olarak daha sağlam bir tutum arasında kararsız kalmış olan –geleceğin ve geçmişin bilgisini, şimdinin analizinden bekleyen– psikanaliz gibi bir sosyal bilimi örnek gösteriyorlar. Dahası, ikincisi açıkça uygulayıcının bakış açısıdır. Tarihini yeniden canlandırmak ve böylece sonraki tüm gelişmelerin gerçekleştiği başlangıç durumuna ulaşmak için, hasta bir adamın (nevrotiğin) eğilimli olduğu çatışmaların yapısını araştırırken izlenen yolun üzerinde çok durulmamış olması, Totem ve Tabu’da sunulan teoriye aykırıdır. Bir durumda ilerleme deneyimden mitlere, mitlerden de yapıya doğrudur. Diğer durumda ise gerçekleri açıklamak için bir mit icat edilir; başka bir deyişle onu teşhis etmek yerine hasta adam gibi davranılır (Lévi-Strauss, 1969 [1967], s. 492).”

Bu akıl yürütme muhtemelen Lacan'ın Lévi-Strauss’un kitabının yayınlanmasından kısa bir süre sonra yazdığı “Nevrotiğin Bireysel Miti” adlı makalesine ilham vermiştir (Lacan, 1979 [1953]).

Lévi-Strauss, Freudcu yaklaşımın tamamen yanlış olmadığını belirtir:

Freud, medeniyetin başlangıcını değil bugünkü durumunu başarılı bir şekilde açıklar ve bir yasaklamanın kökenini açıklamak için yola çıkarak, ensestin bilinçli olarak kınandığını değil, bilinçsizce nasıl arzu edildiğini açıklamayı başarır. [...] Anne ya da kız kardeşe duyulan arzu, babanın öldürülmesi ve oğullarının tövbesi, kuşkusuz, tarihte belirli bir yeri işgal eden herhangi bir olgu ya da olgu grubuna karşılık gelmez. Ama belki de simgesel olarak eski ve kalıcı bir düşü ifade eder. Bu düşün büyüsü, erkeklerin düşüncelerini kendilerine göre biçimlendirme gücü, tam da uyandırdığı eylemlerin hiçbir zaman taahhüt edilmemiş olmasından kaynaklanmaktadır, çünkü kültür her zaman ve her yerde onlara karşı çıkmıştır (Lévi-Strauss, 1969 [1967], s. 491).”

Ve ayrıca:

Ensest yasağı diğerleri gibi bir yasak değildir. En genel biçimdeki yasaktır, belki de diğerlerinin [...] belirli durumlar olarak ilişkili olduğu biçimdir. Ensest yasağı, dil gibi evrenseldir [...] (Lévi-Strauss, 1969 [1967], s. 493).”

Lévi-Strauss, hiçbir kültürel organizasyonun insanları genel değişim yasasının bir aracı haline getiremediğinin, seçici yasaklar ve buyruklar yoluyla tüm insan gruplarının ileride anne, baba, öğretmen, çiftçi, asker, fırıncı olacak olan çocukları yapmaya devam etmesini sağladığının farkındadır. Kitabının sonunda şöyle yazar:

Simgesel düşüncenin ortaya çıkması, kelimeler gibi, kadınların değiş-tokuş edilen şeyler olması ile mümkündür. Ama kadın hiçbir zaman sadece bir gösterge olamaz. Çünkü bir erkeğin dünyasında da kadın hala bir insandır ve bir gösterge olarak tanımlandığında bile kadının, göstergelerin bir üreticisi olarak tanınması gerekir. Erkeklerin evlilik diyaloğunda, kadın hiçbir zaman sadece hakkında konuşulan değildir. Tamamen gösterge haline gelen kelimelerin aksine, kadın gösterge ve değer olarak kalır. Bu, cinsiyetler arasındaki ilişkilerin neden korunduğunu açıklar. Afektif zenginlik, heves ve gizem, kuşkusuz insan iletişiminin tüm evrenine nüfuz etmiştir (Lévi-Strauss, 1969 [1967], s. 496).”

Claude Lévi-Strauss, Lacan’ın çalışmalarını etkileyen ve çağdaşı olan bir yazardır (Rodriguez, 1996; 2009). Lacan’la en azından bir süre arkadaşlardı ve Lacan farklı alanlarda çalıştıklarını vurgulasa da –ki Lévi-Strauss da buna katılıyordu– Oedipus kompleksi çevresindeki meselelerde antropologların etkileri son derece önemliydi. Lévi-Strauss ilk yapısalcı olmamasına rağmen, antropolojiye yapısalcı yaklaşımı geliştiren oydu ve bu sadece kendi alanında değil diğer sosyal bilimlerde de ilham verici bir etki yarattı. Lacan, yapısalcı olmadığını, psikanalist olduğunu söyler. Bence Lacan’ın bunu söylerken kastettiği şey, psikanalizin insan öznelliğini ele alma şeklinin kavramsal ve pratik açıdan (klinik ve etik manada) farklı olduğudur. Lévi-Strauss, insana dair bir kurum olan ensest yasağının kökenlerine dair ve bu yasağın öznel etkisi olan Oidipus kompleksine dair Freud’un yaptığı kurgusal açıklamaya eleştiri getirir ve Lacan, Freud’a dönüşünde bu eleştiriden ilham alır.

Bir Semptom Olarak Oidipus Kompleksi

Lacan, yaşamının ve çalışmalarının son dönemlerinde bile Oidipus kompleksi terimini terk etmemiştir. Bazı meslektaşları bunu eski, modası geçmiş bulurken o, bu konudaki fikirlerini revize eder. Lacan'ın psikanalitik teorinin ana bölümü olarak gördüğü şey hakkındaki görüşlerini yenilediği doğrudur. Yaşamının sonlarında Lacan, Oidipus kompleksinden bir semptom olarak bahseder. Semptomun kendisiyle ilgili yeni fikirlerini sunarken, tanımlamanın bu bağlamda düşünülmesi gerekir. Ancak Oidipus kompleksinin bir semptom statüsüne sahip olduğu fikri, Lacan'ın 1975-76’da verdiği Sinthome seminerinden daha eskidir (Lacan, 2005). Bu kavram yirmi yıl önceki psikozlar üzerine olan üçüncü seminerinde (1955-1956) zaten mevcuttur (Lacan, 1993). Şunu aklımızda tutmamız gerekir: Freud’dan bu yana psikanalizde semptom terimi, büyük bir maliyete sahip olan ve temel insani işlevleri engellediğinden ötürü acı veren bir iç çatışmayı çözme girişimini oluşturan düzenlemeye verilen isimdir. Freud'un İnhibisyonlar, Semptomlar ve Kaygı metninde açıkladığı gibi, semptom egonun düşmanı haline gelir (Freud, 1926d). Bunun nedeni Freud'un bir zamanlar “nevrotiğin cinsel yaşamı” olarak tanımladığı semptomun yasak, istenmeyen bir jouissance'ı temsil etmesidir –istenmez, çünkü enerjik muhalefete rağmen kendini tezahür ettirmede ısrar eden bir arzunun aktivitesini temsil eder. Lacan'ın neden Oidipus kompleksinden bir semptom olarak bahsettiğini hemen anlayabiliriz: Oedipus kompleksi par excellence bir semptomdur; bilinçdışının enseste olan bağlılığının yarattığı çatışmayı uzlaştıran bir çözümdür, yasaklanmış bir arzunun paradigmasıdır.

Dipnotlar:

*Bu metin Australian Journal of Psychotherapy dergisinin 2016 yılında yayımlanan 34. sayısında yayımlanmıştır. Metin üç bölüm halinde yayımlanacaktır ve şu anda okuduğunuz kısımlar birinci ve ikinci bölümlerdir. Metnin üçüncü bölümü yayımlandığında derneğimizin sosyal medya hesaplarından duyurusu yapılacaktır.

**Psikanalist, Avustralya Psikanaliz Merkezi kurucu üyesi, EPFCL üyesi analist (AME), Monash Üniversitesi Psikiyatri Bölümü’nde öğretim üyeliği yapmıştır ve halen Victoria Üniversitesi Psikanaliz Yüksek Lisans Programı koordinatörüdür. 1999 yılında yayımlanmış olan Çocuklarla Psikanaliz (En. Psychoanalysis with Children, London and New York, Free Association Books, 1999) isimli kitabı bulunmaktadır. Psikanalitik teori ve pratik üzerine farklı dillerde yazılmış olan birçok kitap bölümü ve makalesi vardır. Yazışma adresi: leonardosrodriguez@bigpond.com.

***Metnin birinci bölümünü Eda Bayrak, ikinci bölümünü Sinem Acar çevirmiştir.

[1] Şibbolet: İbranice’de ‘tahıl içeren bitki parçası’ ya da farklı bağlamlarda ‘taşkında akan su’ anlamında kullanılmaktadır. Ayrıca, kendilerinden kaçan Efrayimlileri kendi adamı olan Gilatlılardan ayırt etmek için Yiftah tarafından bir test olarak kullanılırdı (Efrayimliler, ş harfini telaffuz edemezlerdi).

[2] -tomi eki cerrahide bir dokunun ya da organın kesilmesini ve/veya kesilip çıkarılmasını tanımlar. Örneğin, mastektomi, meme dokusunun kesilip çıkarılması anlamına gelirken, splenektomi dalağın kesilerek çıkarılması anlamına gelir. -ç.n.

[3] Özellikle anatomide organların kesilip açığa çıkarılması anlamına gelir, böylece organların anatomik yapılarını çalışmak mümkün olur. -ç.n.

[4] Lacan burada “separation” ve “partition” kelimeleriyle oynuyor; ayrılıp gitme, kopma değil de içeride kalarak bölümlenme, parçalara ayrılma gibi tasarımlaması zor bir şeyden bahsediyor. Bu yine onun topolojiye, imkansız yüzeyleri tahayyül etmemize yarayan disipline olan ilgisine bizi gönderiyor. Buradaki “separtition” kelimesi Lacan’ın yukarıda bahsedilen iki kelime aracılığıyla oluşturduğu yeni bir kelime, yani bir neolojizm. -ç.n. 

Kaynaklar:

Chasseguet-Smirguel, J. (1981). Female sexuality: New psychoanalytic views. London, Virago.

Freud, S. (1900). The interpretation of dreams, SE 4 ve 5, 1900a.
Türkçesi: Freud, S. Düşlerin Yorumu 1, çev. Emre Kapkın, İstanbul: Payel Yayınları, 1996.

Freud, S. (1905d). Three essays on the theory of sexuality. SE 7 içinde, s. 125.
Türkçesi: Freud, S. Cinsellik Kuramı Üzerine Üç Deneme, Cinsellik Üzerine içinde, çev. Emre Kapkın, İstanbul: Payel Yayınları, 2015.

Freud, S. (1909b). Analysis of a phobia in a five-year-old boy. SE 10 içinde, s. 3.
Türkçesi: Freud, S. Beş Yaşındaki Bir Çocukta Fobinin Çözümlemesi, Olgu Öyküleri 1 içinde, çev. Ayhan Eğrilmez, İstanbul: Payel Yayınları, 2011.

Freud, S. (1910h). A special type of choice of object made by men (Contributions to the psychology of love I), SE 11 içinde, s. 165.
Türkçesi: Freud, S. Erkeklerin Yaptığı Özel Bir Tür Nesne Seçimi (Aşkın Ruhbilimine Katkıları I), Cinsellik Üzerine içinde, çev. Emre Kapkın, İstanbul: Payel Yayınları, 2015.

Freud, S. (1912d). On the universal tendency to debasement in the sphere of love. SE 11, 179.

Freud, S. (1912-13). Totem and taboo. SE 13, 1.

Freud, S. (1923b). The Ego and the Id. SE 19, 3.

Freud, S. (1924d). The dissolution of the Oedipus complex. SE 19, 173.

Freud, S. (1925j). Some psychical consequences of the anatomical distinction between the sexes. SE 19, 243.

Freud, S. (1926d). Inhibitions, symptoms and anxiety. SE 20, 77.

Freud, S. (1950a). Extracts from the Fliess papers. SE 1 içinde, s. 175.

Gorog, J.J. (2015). “L’anatomie, c’est le destin”. Le choix du sexe içinde, Champ lacanien 17.

Lacan, J. (1979 [1953]). The neurotic’s individual myth. Psychoanalytic Quarterly 48 içinde: 405–425.

Lacan, J. (1993). The seminar, Book III, The psychoses, 1955–1956. New York, Norton.

Lacan, J. (1998b). The seminar, Book XX, Encore, 1972–1973. New York and London, Norton. Bölüm VII.
Türkçesi: Lacan, J.,Yine/Hâlâ, çev. Murat Erşen, İstanbul: Metis, 2020.

Lacan, J. (2005 [1976–77]). Le séminaire, Livre XXIII, Le sinthome. Paris, Seuil.

Lacan, J. (2013). Le Séminaire, Livre VI, Le désir et son interprétation, 1958–1959. Paris: Éditions de La Martinière.

Lacan, J. (2014). The seminar, Book X, Anxiety. Cambridge, Polity Press.

Lévi-Strauss, C. (1969 [1967]). The elementary structures of kinship. Boston, Beacon Press.

Lévi-Strauss, C. (1985 [1983]). The view from afar. New York, Basic Books; London, Blackwell.

Rodríguez, L. (1996). The family and the subject: a Lacanian perspective. Analysis 7 içinde: 21–33.

Rodríguez, L. (2009). Claude Lévi-Strauss in the century. Analysis 15 içinde: 191–198.

Soler, C. (2006). What Lacan said about women. New York, Other Press.