Eylem ve Ketlenme*

Özgür Öğütcen

Aslına bakarsanız son bir yıl içinde yaptığımız dört büyük toplantı, iki sempozyum ve iki çalışma günü birbiriyle bir şekilde bir ilişki içinde görülebilir. Ve bunların hepsi belli soruların etrafında döndü. Bu soruları bir soruyla özetlemek gerekirse o da şu: “Psikanaliz bize ne vaat ediyor?” Yani psikanaliz nasıl bir tedavi yöntemidir, psikanaliz tedavi eder mi, semptom nedir, günümüzde psikanaliz ne ifade ediyor ve nihayetinde eylem ve ketlenme bu temel sorunun çeşitlemeleri olarak görülebilir. Çünkü bütün toplantılarda psikanaliz tekniğine odaklanmaktansa psikanalizin temellerinin ne olduğuna odaklandık. Bunların tümünü bir çerçeve gibi tutan, çerçeveleyen de “psikanalitik eylem” kavramı olabilir. Neden olmasın!

Ben de bugün bu hattı, yani psikanalizin vaat edebilecekleriyle ilgili olan hattı, bir miktar daha ama çok belirli bir yönde ilerletmeyi planlıyorum. Bu aslında Lacan’ın, Psikanalitik Eylem[1] seminerinde ortaya attığı bir soruya dayanıyor: Psikanaliz kendine özgü, öznede radikal bir değişim yaratan bir şey üretiyor mu? İşte buna Lacan, bir anlamda psikanalitik eylem kavramıyla yanıt veriyor. Psikanalitik eylem, tamamıyla Lacan’ın kavramı ve onun getirdiği bir yenilik olmasının yanında psikanalize özgü olan ne varsa derleyip toparlıyor da. Bu seminer, bu bağlamda düşündüğümüzde, Lacan’ın Psikanalitik Eylem’den[2] dört yıl önce ortaya koyduğu Psikanalizin Dört Temel Kavramı[3] seminerinin de bir tamamlayıcısı sayılabilir. Bu iki seminer arasındaki bağlantılar pek çok açıdan ele alınabilir. Ama ben özellikle bir bölümüne, psikanalitik eylemin psikanalizin başlangıcında yarattığı dönüşümlere odaklanacağım. Bunu aktarılabilir ve bir o kadar da anlaşılabilir olduğu için seçtim.   

Psikanalizin vaadi nedir? diye sorunca ister istemez bireysel bir takım sorular canlanıyor ve bu sorular “seçim” kavramıyla ilgili: Psikanalize gidersem bunun sonunda ne elde edeceğim? Niye böyle bir şey yapayım?

Her seçimin bir risk içerdiğini biliyoruz, psikanalizi seçmek te bir risk barındırır, bu en azından diğer tedavi yöntemlerini seçmemek anlamına gelir ve bu kayıpla bir yüzleşmedir aynı zamanda. Psikanalizi seçmenin riskinin altına girmek, bunu üstlenmek daha psikanalize gitmeden, ona ilişkin bir aktarımla olası olabilir. Yani, bu seçimi yapabilmek için şöyle demek gerekiyor: Ben öbürlerinin değil psikanalizin işe yarayacağına inanıyorum. Bu çok ileri düzeyde bireysel bir olgu. Ve çok tekil, herkeste farklı farklı nedenlere dayanan bir seçim. Bu düzeyde psikanalitik eylemden bahsedemesek bile bir aktarımdan bahsetmek oldukça meşru: burada psikanalizin kendisine bir aktarım var.

Psikanalitik eylem için gereken ilk şey, ne kadar basit görünse de, bunun için bir psikanalistin ve bir analizanın gerekmesi. Evet psikanalitik eylem için bir seansta buluşmuş bu ikiliye ihtiyaç var. Görüşmeler, analizan analiz için otonom bir talep yaratana kadar yüz yüze sürdürülmek zorunda. Ama bu talep oluşana kadar analist put gibi oturacak anlamı çıkmıyor tabii buradan. Lacan’ın deyimiyle kendisi de “psikanalitik eylemin bir meyvesi” olan analist, analizanın çalışması için bir şeyler yapmalı. Bu da en başta semptomun tercüme edilebilir olduğunun yeterince açıklıkla ortaya konmasıdır. Psikanalitik eylem ilk başta budur.

Psikanalizin vaatleri bu başlangıçla ilgili değil kuşkusuz, bir şeyin vaat olabilmesi için başlangıçlarla değil sonuçlarla ilişkili olması gerekir. Psikanalizin vaadi psikanalizin sonuyla ilgilidir. Biliyorsunuz, Freud psikanalizin sonuyla ilgili bir sınır çekmişti; bu sınır kastrasyonun ötesine geçmeyen bir sınırdır, bu Freud’a göre psikanalizin aşılamaz, nihai ufkudur. Freud’un psikanalizin sonuyla ilgili verdiği yanıt “nevroz hastalığı”nın tedavi edilmesi, bir tür normalliğin inşa edilmesi şeklindeydi. Freud için psikanalizden beklenebilecek en büyük umut kişinin sevebilir ve çalışabilir hale gelmesidir. Bu cevap tamamen Freud’un pragmatizminin bir tezahürü olarak görülebilir. Lacan için durum bundan tamamen farklıdır, o psikanalizin sonunu çalışmasının başından sonuna değin sorgulamaya devam etmiştir. Lacan psikanalizin sonuna ilişkin konuşurken, bu sonun incurable bir özne üretmesinden söz eder. Ama tabii bu ne demek? Ve bir de, bildiğiniz gibi, analizin sonunda semptomla özdeşleşmekten bahseder Lacan.

Bunlara yakından bakalım, bütün bunlar ne demek?

Analistin eylemine, onun analiz içindeki eyleminin ayrıntılarına geçmeden önce, bir kişiyi analize, bir analistin karşısına getiren sürece bakmamız iyi olacak. Bir kişi niye analiz arayışına girer? Bunun cevabı üç düzeyden oluşuyor:

  1. kişinin semptomu işe yaramaz hale gelir,
  2. kişi bu işe yaramamanın nedenini anlayamaz ve bunu sorgular,
  3. kişi bundan şikayet eder.

İşte bu 3 koşul karşılanırsa analitik eylem işlev görmeye başlayabilir. Ve tabii ki, az önce de söylediğim gibi, analitik eylemin iş görmesi için bir psikanalist ve bir analizan olmalıdır; seanslar bire bir yapılır, üçüncü bir kişi odada olmaz; analiz sözle işleyen ve tek aracı söz olan bir praksistir... Lacan, bir öznenin analize girmesinin bir taleple olduğunu söyler; bu talep semptomatik bir taleptir ve bu talebin özü “o artık işe yaramıyor” şeklinde ifade edilebilir; burada işe yaramayan semptomdur. Yolunda gitmeyen, aksayan, eski doyumu vermeyen ve anlaşılamayan bir şeyler vardır kişinin hayatında. Analistin analitik eylemi tam da bu anlaşılamaz olanın bir tür aktarım ilişkisi içine tercüme edilebilir olduğunu gösterir ve bu sayede bunun şifreleri çözülebilir mesajını verir. Yani analitik eylem, analisti ve analizanı aktarımın içinde bir çifte dönüştürür. Analizanın kendisini bu analitik çifte, analist-analizan çiftine bağladığını Freud’dan önce kimse bilmiyordu. Eğer acılar tercüme edilebilir ve analizin içinde ele alınabilir olarak görülmezse analitik eylem olmayacaktır.  

Bilinçdışının dil gibi yapılandığı ve semptomun bir mesaj, bir metafor olduğu, her ne kadar bu sözü Lacan söylemiş olsa da, Freudcu bir iddiadır. Ama Lacan’ın dediği gibi bu sadece şifreleri çözülecek bir mesaj, bir dil öğesi değildir, semptom aynı zamanda doyumun bir şeklidir. Bu yüzden sadece şifre çözerek bütün yol yürünmez, bu gereklidir ama yeterli değildir. Buradan ileri gitmiyorum çünkü başka kavramları işin içine katmak gerekecek, bu yüzden burada duruyorum.  

Bunun yerine bir analizanın analize gelmesiyle başlayan sürece, yani psikanalitik eylemin aktarım içinde işlemeye başladığı sürece daha yakından bakalım. Yukarıda da söylediğim gibi psikanalize gelmek için üç koşul vardır: semptom işe yaramaz hale gelmeli, kişi bu duruma bir anlam verememeli ve bundan şikayet etmeli. Yani analizan ilk başta şu haldedir: “Bana bir şeyler oluyor, üzülüyorum, ağlıyorum, yorgun hissediyorum, kaygılıyım, vb. ama bütün bunların niye böyle olduğunu bilmiyorum ve bu beni rahatsız ediyor.” Ama öte yandan nevrotik, kendi bilinçdışı hakikatini üstlenmek için hiçbir şey yapmak istemeyen kişidir aynı zamanda. Onun istediği bilinçdışının sorumluluğunu üstlenmek değil, bir an evvel eski haline, semptomunun işlediği duruma dönmektir.

Eğer analistin analitik eylemi onun acılarını okunabilir, tercüme edilebilir bir şey olarak görmesini sağlayabilirse bu, bir aşamanın geçilmesi olacaktır. Analist ona semptomundan aldığı keyif yerine bilinçdışını çözümlemekten alacağı bir keyif sunar: Yani keyif, bilgi ile yer değiştirmeye başlar. Bunun olabilmesi için analizanın analisti bildiği-farzedilen-özne olarak görmesi gerekir. Bunun olması için analizanın açık açık analiste dönüp sizin çok bilgili olduğunuzu düşünüyorum demesi gerekmez.

Bildiği-farzedilen-özne analizanın bilinçdışında yerleşmiştir, analist bu konumda yerleşmişse bu yeterli olacaktır. Yani analist, analizana aklınıza gelen her şeyi söyleyin dediğinde şu mesajı da vermiş olur: Bu işin çözümü sizin bilinçdışınızda, ben buna inanıyorum, sizin mutlaka buna inanmanız gerekmiyor ama sizin konuşmanız gerekiyor. Bu yeni konfigürasyon, ki bunun dış dünyada bir benzeri yoktur, konuşan-bir-özne yaratır. O sadece konuşmakla yükümlüdür bu aşamada. Konuştukça ortaya çıkan yeni durum onun ne konuştuğunu aslında bilmediğini gözler önüne serer. “Bir şeyler söylüyorum ama niye söylediğimi bilmiyorum.” diye özetleyebiliriz bu yeni durumu. Dil sürçmelerinin, rüyalarının, unutkanlıklarının, fantazmlarının anlamını bilmemektedir. Ama bunlar olur. Hatta öyle ki o bunları istemese bile olur ve semptom da kendini sürekli biçimde dayatmaya devam eder, sürekli aynı şeylerin etrafında dönülür. Bu sürece eşlik eden ise aktarımın içinde analistin semptomla kaynaşmasıdır; bunu nereden bilebiliriz? Örneğin analist hastanın rüyalarına girmeye başladığında bunun bir işaretini görmüş oluruz. Baştaki acı-çeken-özne konuşan-özneye dönüşür böylece. Ve ne söylediğini bilmediğini git gide daha fazla oranda gördükçe henüz bilmediği şeyler olduğunun da git gide daha fazla farkına varır. Bu noktada ya bunları daha fazla bilmek için ilerler ya da buradan ileri gitmez, bazı kişiler bu noktada analizi bırakabilir. İşte burada analistin analizanın bu noktadan geri dönme eğilimi karşısında ona destek çıkması, analizine devam etmesini istediğini belirtmesi daha da çok gerekir.

Çoğu kişi analistin onların psikanalize devam etmesi yönündeki isteğinin güçlü dışavurumlarına ihtiyacı vardır. O zaman analitik eylem hem analizanın hem analistin tarafında bir takım öğeleri içerir. Analizan kendi bilinçdışıyla ilgili bilmediği bir sürü şey olduğunu görünce bunları bilmek ister. Böylece başka bir konuma ulaşır: Arzulayan-bir-özne olur. Arzunun olması için eksiğin olması gerekir. Bir kişinin soruları varsa cevapları arayabilir; sorusu yoksa –ki buna örnek olarak gösterende taşlaşmayı verebiliriz– ya da cevaplar sorulardan önce geliyorsa –ki bu da Lacan’ın psikoz için söylediği bir tanımdır– arzusu yoktur. Arzu eksiği açığa çıkarır, eksik arzuyu doğurur. Tatmin ise arzuyu yok eder. Bu nedenle bir histerikle analizdeyken, onu açıklamalarıyla doyurmaya çalışan bir analist daima bu savaşı kaybedecektir.

Lacan psikanalizin sonu konusunda pek çok farklı tanım vermiştir ama burada iki tanesini anmak yerinde olur: Biri analizin sonunda “incurable” bir öznenin ortaya çıkmasıdır, diğeri ise analizin sonunda semptomla özdeşleşmektir. İkisinin de az çok anlaşılmaz geldiğini düşünüyorum, en azından şimdilik. Bunları anlamanın en iyi ve yegâne yolu herkesin kendi kişisel analizini buraya kadar taşıması olabilir.

Incurable” deyince bunu, tedavi edilemez gibi okumak mümkün ama Lacan’ın bunu bu anlamda söylediğini sanmıyorum; o daha çok iflah olmaz, yola gelmez, yolundan dönmeyen, hep ileri giden anlamında bunu söyledi diye düşünüyorum. Çünkü burada tedavi edilemez olan özneye en tekil, en izi silinmez şekilde damgasını vuran semptomun, onun için en iyisi olduğuna, onsuz öznenin olamayacağına, semptomsuz öznenin olamayacağına bir gönderme var. Semptomsuz özne olamaz demek, öznenin semptoma yapısal olarak ihtiyacı vardır demekle aynı şey. Bu ne demek şimdi diye sorabilirsiniz. Size Freud’la bunu açıklamaya çalışayım. Freud semptomların aynı zamanda doyum veren uzlaşmalar olduğunu çoktan kavramıştı; semptom bir yanıyla acı verici olsa da bir yandan da kişi bu sayede, bilinçdışı bir şekilde doyum alıyordu. Ve bu nedenledir ki semptomuna sıkı sıkıya sarılıyordu. Freud nevrotiğin hiçbir şeyi, dikkat edin hiçbir şeyi, feda etmek istemediğini anlamıştı. Bunu şuradan anlamıştı; semptom belirli bir simgesel yoruma ulaşsa bile ortadan kalkmıyordu, ki biliyorsunuz Freud bu tür yorumlama konusunda oldukça maharetlidir. Öyleyse şu soru, klinik pratiği ilgilendiren şu soru, ortaya çıkıyor: Eğer semptom keyif veriyorsa niye bir kişi analize gitsin ki? Yeterince akıllıca bir soru, değil mi?

Yeniden başladığımız yere dönmüş olduk böylece: Bir kişi analize gider çünkü artık semptomu işe yaramıyordur, semptomu ona önceden sağladığı bilinçdışı keyfi sağlamıyordur. Bu bir takım nedenlerle olabilir: Hayatında kendi beklentilerini karşılamak konusunda yetersizdir, keyif aldığı semptomu artık etrafındaki kişiler tarafından onaylanmıyordur, işyerinde ondan beklenenleri yapamadığı yüzüne vurulmuştur ya da terfi etmiştir veya sevilen birini ölüm ya da ayrılık sebebiyle kaybetmiştir. Bunların tümü neden olabilir. Yani acı çektiren, anlaşılmaz gelen ve şikâyet edilen bir şey vardır hayatında.

Özne analize bir semptomla başlar ve analiz bir semptomla biter. Ama bu ikisi arasında çok keskin, çok radikal farklar vardır.  

Analitik eylem semptoma bir şeyler yapar. Analitik eylem en başta semptomun tercüme edilebilir olduğunu ortaya koyar, ortaya koymalı demiştim ki bu düzeydeki analitik eylem analistin tarafındadır. Şimdi de analitik eylem semptoma bir şey yapar dedim. O da şu!: Analitik eylem semptomu ikiye böler: Bir tarafta simgesel olarak yorumlanabilir olan semptomun zarfı vardır, diğer tarafta ise semptomun keyif veren tarafı. Yorumlama ile –hem analistin hem analizanın yorumlamasıyla– semptom böyle ikiye ayrıldıkça semptomun keyfinin yerine başka bir keyif geçer ve bu adım adım olur. Bu keyif bilinçdışı bilginin keyfidir. Böylece semptomun “jouissance”ı azalır. Ama dediğim gibi bu süreç adım adım olabilir ancak. Analistin işlev görebilmesi için sadece aktarım yetmez, sonuçta aktarım en nihayetinde yok olması gereken bir şeydir, analizin sonunda aktarım sıfıra inmelidir. Analistin işlev görebilmesi için bir şey daha gerekir: analizanın bilinçdışında bildiği-farzedilen-özne konumuna yerleşmesi. Buna daha sonra tekrar döneceğim. O halde analitik eylem bu iki eylem anıyla birlikte başlangıçtan itibaren var olmaya başlar.

Psikanalitik eylem psikanalize özgüdür, psikanalizden çıkar ve psikanalize geri döner. Ama Lacan’ın analitik eylem kuramı gündelik hayattaki eylem üzerine de belirli bir ışık düşürür, onu da açıklar. Freud’dan bu yana analiz hareket ve hareketsizlikle, eylem ve ketlenmeyle ilgilendi biliyorsunuz. Eylem varsa hiç kuşkunuz olmasın onun ketlenmesi de, inhibe edilmesi de vardır, hatta onun durdurulabilir olması gereklidir. Harekete, eyleme bir sınır çizmek gerekir. Bir açıdan baktığımızda, medeniyet insani dürtülere dayatılan sınırlamalar değil mi zaten? Onlara sınırlar dayatılır, terbiye edilirler. Ve böylece beden, belli söylemler yardımıyla ele alınabilen, kendi ham, sınırsız, yüzü saf keyfe dönük halinden çıkıp gerektiğinde durabilen, bir şeyin yerine başka bir şeyi koyabilen bir hale gelir. Hatta histeride olduğu gibi beden simgeselin izlerini kendi üzerinden konuşturur. Histeride hastanın “hystory”sini anlatan bir beden vardır. Dora’nın öksürüğünden, Anna O.’nun ses kısıklığına kadar bütün bunları psikanaliz sayesinde biliyoruz. Yoksa bütün bu fenomenler karşısında sadece kuru bir sessizlik olurdu. Ya da psikozda olduğu gibi bedenle aracısız olarak, arada bir perde olmadan karşılaşılır; bu bazen saf bir jouissance’ın gözlerimizin önünde hüküm sürmesine, ona hiçbir dolayım getirilememesine yol açar. Psikoz bize keyfin acı verici tarafını çok iyi gösterir; burada da acı çeken bir beden vardır ama histeriden farklı olarak bu bedenin üzerine simgeselin izi damgasını vurmamıştır. Sadece acı çekilir, bunların ardında şifrelenmiş simgesel anlamlar yoktur, onlar sadece vardırlar. Bu nedenle psikotik, kendisi için özel bir çözüm yaratmak zorunda olan kişidir. Onun söylemi bu yüzden tamamıyla kendine hastır, o bu yüzden dünyayı yeniden kurmak zorunda olan bir kişidir. Ortada bölünmüş bir öznenin olmamasının en kesin sonuçlarından birisi ortada soru da olmamasıdır.  

O halde hareket, eylem sadece bizim için belli bir önem taşımıyor; bu, tarih boyunca ilgi çeken bir konu olmuştur.   

Zenon’un paradokslarını bilmeyen yoktur herhalde içinizde. Bunların en bilinenlerinden birisi Aşil ve Kaplumbağa paradoksudur. Bu paradoks şöyle: Kaplumbağa belirli bir mesafe önden hareket etmeye başlar, Aşil onun başladığı noktaya geldiğinde kaplumbağa bir miktar daha ilerlemiştir, Aşil bu ikinci noktaya geldiğinde kaplumbağa biraz daha ilerlemiş olacaktır. Üçüncü bir nokta için de aynı şey geçerlidir ve bu böyle sonsuza kadar sürer. Zenon’un paradoksuna göre Aşil hiçbir zaman kaplumbağayı yakalayamayacaktır. Sağduyu düzeyinde bunu değerlendirirsek Aşil’in kaplumbağayı yakalayabileceğini hepimiz biliyoruz, bunu kolayca söyleyebiliriz. Ama bu paradoksta başka bir şey daha var, “hedef”le “hedefi arayan” asla yan yana gelemezler, bir türlü istenen şey gerçekleşmez. Kaplumbağa her zaman Aşil’den önde olacaktır, ya da Aşil onu sollayıp aşırı ileri gidebilir. Bu imkânsızlık, hedefin ve hedefe talip olanın yan yana bir türlü gelememesini psikanalitik açıdan düşünürsek bu neye benzetilebilir? Daima hedefe doğru giden, ama amacı hedefe ulaşmamak olan şey nedir? Bir taraftan da sürekli olarak hedefin peşinde olan nedir? Bunun adını aslında hepiniz biliyorsunuz! Bunun adı “dürtü”dür. Dürtüden bahsetmem boşuna değil, çünkü Latince eylem anlamına gelen agere ile dürtü arasında bir bağlantı var. Dürtünün hedefi doyumdur ancak amacı bu değildir. Amacı ilk başlangıç noktasına geri dönmek ve yeni bir döngüye başlamaktır. O halde dürtü, hikâyemizdeki ne Aşil’dir ne de kaplumbağa ama Aşil’in kaplumbağaya doğru ilerlediği ve ona asla ulaşamadığı yoldur, hedef yolun kendisidir. Bunu tekrar tekrar, sayısız kere, dairesel biçimde gerçekleştirmektir, tur atmaktır. Yani burada bir hareket var. Ya da isterseniz “eylem” vardır diyelim.

Freud da doyumu her zaman hareketle ilişkilendirmiştir; bebeği motor olarak harekete geçiren şey öncelikle doyum almaya çabalamasıdır ve bu içsel olarak git gide artan bir gerilimin sonucudur: açlık ya da susuzluk gibi. Ama doyumu insan sadece bu yolla elde etmez. Kendi biyolojik programının dışına çıkar. Bunun hepinizin bildiği en basit yolu doyumun hayalini kurmaktır, doyumu halüsine etmektir. İşte burada hayal etme, harekete geçmeye bir alternatif olarak ortaya çıkar; doyum için illaki hareket etmek gerekmez. Ama bir taraftan da hareketsiz olan doyum alamayandır; arzu da hareketle ilgili değil midir? Arzumuz varsa o nesneden şu nesneye geçebiliriz, bir kez tatmin olup olduğumuz yerde kalmayız. Bir kez tatmin eden asla bunu sonsuza dek yapamaz ve bu bir arayış başlatır. Psikanalizin hareketsizleri çeşitlidir: Mutsuz şekilde yatakta yatan, Oblomovvari miskinlik içinde olan, ketlenmelerle arzusunun peşinden gidemeyen, fobi yüzünden paralize olan... Örnekleri çoğaltmak mümkün. Freud, doyumu libidonun boşalımı olarak görür. Bu bir eylemdir, bir harekettir.

Aşırı hareket etmek de bir sorundur, hareketsiz kalmak da. Ölüm ise bu hareketlilik-hareketsizlik konusunu nihai bir sona ulaştırır. Tekrar söyleyecek olursak, dünya içinde yaptığımız eylemlerle ilgili psikanalitik eylem kavramı yeni bir açıklama sağlayabilir. Lacan, Psikanalitik Eylem[4] seminerinin başında Pavlov’la ve onun deneyiyle bir hayli eğlenir. Bildiğiniz gibi Pavlov’un deneyinde bir köpek vardır ve ona zil sesi eşliğinde yiyecek verir önce, sonra da bunu sadece zili çalarak ama yiyecek vermeden sürdürür. Pavlov verilen uyarımın –yani zil sesinin– sonucunda bir yanıt –mideden asit salgılanması– ortaya çıktığını ileri sürer. Lacan ise burada sadece Pavlov ve zavallı köpeğin değil, başka bir şeyin daha olduğunu, uyarım ve yanıt arasında dolayımsız bir ilişki olmadığını söyler. Buradaki üçüncü taraf tabii ki Öteki’dir. Pavlov’un durumunda bu Öteki, Pavlov’un kendisinde cisimleşen bilimin Ötekisi’dir. Bir de birey olarak Pavlov vardır.

Lacan’ın eylem kavramına genel bir düzeyde yaptığı katkı bunun asla aracısız olamayacağı yönündedir. Bu katkı sadece eylemi ilgilendirmekle de kalmaz, öğrenme ve davranışın da aracısız olmadığını, Öteki’ni her zaman için hesaba katmak gerektiğini ortaya koyar. Dolayısıyla insanın öğrenmesi ve davranışları hayvanlardan radikal olarak farklıdır.  

Öyleyse eylem Öteki’ne bir mesaj taşır, o Öteki’ne yönelik bir talebin ifadesidir. Ama böyle olmayan eylemler de vardır; Lacan buna örnek olarak babasını öldüren kişiyi verir ve onlarla analiz yapılmayacağını peşin peşin söyler. Analize nasıl gelindiğine birazdan değineceğim.

Tamam bütün bunlar birer “eylem”dir eylem olmasına da, “psikanalitik eylem” bu mu? Yani motilite, fiziksel olarak harekete geçme, libidoyu boşaltmak için bir şeyler yapma “psikanalitik eylem”le aynı şey mi? Eğer öyle olsaydı dış dünyadaki bütün eylemlerimiz “psikanalitik eylem”dir derdik. Fakat işler böyle değil! “Psikanalitik eylem” kavramını ortaya atan kişi Lacan’dır, Freud değil. Ve Lacan “psikanalitik eylem” kavramıyla çok özel türde bir eylemi hedefler, ona göre bu eylem “analizanın analist olmaya doğru geçmesidir.” Tabii ki bu bir anda olmaz. Bu bir süreçtir. İşte psikanalitik eylem, Lacan’a göre, tam tamına budur. Analizanın buradaki hareketidir. Peki, bu başka nelerle ilişkili? Öyle ya bu eylemin bir bağlamı olması lazım. Analizdeki her eylem de “psikanalitik eylem” değildir, örneğin passage à l’act ve acting-out da birer eylemdir. Lacan bu ikisinin aynı şey olmadıklarını söyler. Passage à l’act başka bir şeydir, acting-out başka bir şey: Birincisinde bir sahneden çıkma durumu varken, ikincisinde bir sahneye girme durumu vardır. Ve her ikisi de Öteki’nin bakışına ilişkin alınan konumda bir değişikliği ifade eder.

Konuşmamın sonunu Colette Soler’in “Analitik Eylemin Amacı” adlı yazısında ortaya attığı bazı sorularla ve bazı sonuçlarla bitireceğim. Soler bu metnin sonlarına doğru şu iki soruyu sorar: “Semptomla özdeşleşmeyle ilgili ne söylenebilir? O modern proleteryanın zoraki bireyciliğine ve inkârına bir ek daha değil mi?” Bazı meslektaşları ona, zamanımızın özneleri kapitalizmin değerlerinin tutsağı olmuşken nasıl olur da “çağının öznelliğini yakalamayı bir ufuk” olarak önerebiliriz, aynı Lacan’ın önerdiği gibi diye sorarlar. O bunun bir hata olduğunu söyler çünkü bu meslektaşlar, Soler’in “genel narsisinizm” rejimi dediği ve kapitalizm tarafından üretilen şeyle, semptomla özdeşleşmeyi birbirine karıştırmaktadırlar. Oysa Lacan’ın söylediği semptom daha kıymetli bir aşkın yegane garantörüdür ve hatta bu “sürüden bir çıkıştır.” Bu nedenle ve burada sayamayacağım pek çok başka nedenle Lacan bugün her zaman olduğundan çok daha günceldir.

Dipnotlar

*Bu metin, Saint Benoit Lisesi’nde düzenlenen 24 Eylül 2016 tarihli “Eylem ve Ketlenme” adlı Lacan Sempozyumu'nda sunulmuştur.

[1] Jacques Lacan, L’acte psychanalytique: notes du cours, Paris: du Piranha, 1982.

[2] a.g.y.

[3] Jacques Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı: Seminer 11. Kitap, çev. Nilüfer Erdem, İstanbul: Metis, 2013.

[4] Jacques Lacan, L’acte psychanalytique: notes du cours, Paris: du Piranha, 1982.